31 Ekim 2008 Cuma

29. Mektub Yedinci İşaret

(...)
A: Gençlere eğlenin diyorlar. Oradaki hasta, gücü yok. Ne yapacaksın buna? Kendi kendini yiyecek. Vyea kanser olan insanları düşün. Ne yapacak bunlar? Hiçbir teselli veya kemalat veremezsin.
Bu insanlara ahireti anlatsan, teselli bulacak. Burada kendi kendini yiyor. Gördükçe daha çok acısı artıyor gençeleri. Izdırap çekiyor.
" Üçüncü taife olan ihtiyarlar, bir sülüs teşkil ediyor. Bunlar kabre yakınlaşıyorlar, ölüme yaklaşıyorlar, dünyadan uzaklaşıyorlar, âhirete yanaşıyorlar. Böylelerin menfaati ve nuru ve tesellisi, Hülâgu ve Cengiz gibi zalimlerin gaddarane sergüzeştlerini dinlemesinde midir?"
"Ve âhireti unutturacak, dünyaya bağlandıracak, neticesiz, manen sukut, zahiren terakki denilen şimdiki nevi hareketinizde midir? Ve uhrevî nur, sinemada mıdır? Ve hakikî teselli, tiyatroda mıdır? "
A: O zamanlar dinin alternatifi olarak kasıtlı olarak tiyatrolar ve sinemalar sunuluyormuş. Özellikle halk evlerinde, bu insanları oyalamak için bu tip alternatif yerleri üretecekler. Yaşlılar ne yapacak peki? Ah çekecekler.
Yf: Şimdi onu da çözüyorlar. Televizyonun karşısında ölüyorlar. Hastaların karşısına koyuyorlar ya.
AMÇ: Adam kafayı tırlatsı diye değil mi?
H: O artık hayatı unutuyor. Gaflete giriyor.
A: Sen öyle zannet. O enerji hikayelerine en çok müracaat edenler yaşlılar.
AMÇ: Adamlar onlan avunsa ne olacak? İhtiyaç duyması zaten sorun. Adamın uhrevi yerlerden teselli bulması lazım.
"Bu bîçare ihtiyarlar hamiyetten hürmet isterlerken, manevî bıçakla o bîçareleri kesmek hükmünde ve "i'dam-ı ebedîye sevkediliyorsunuz" fikrini vermek ve rahmet kapısı tasavvur ettikleri kabir kapısını ejderha ağzına çevirmek, "Sen oraya gideceksin" diye manevî kulağına üflemek; hamiyet-i milliye ise, böyle hamiyetten yüzbin defa el'iyazü billah!.."
A: Lezzeti hayal bile edemiiyorlar. Gençler onlara moruk diyorlar. Türkiyede çok kullanılmıyor, ama Batıda çok kullanılıyor. "old man" diyorlar babalarına.
H: Önemi burada. İhtiyarlar işin sonuna gittiğini fark ediyorlar. Bu adam çok ufak bir ahiret inancına sahip olsa bile, bu tip heyecan ve dünyevi etkinlikler, o hayat sanki yokmuş gibi sunuluyor. Gençler tarafından veya o fikri empoze edenler tarafından. Adam oraya gitse bile, ahiret yokmuş fikrini aldığından daha büyük hüzün yaşıyor. KAhiret inancı varsa bile onu orada öldürüyor. Düşünün, 20-40 yaş arası gençlerin lehviyat içindeki sefih hayatlarına bakarsan, yaşadıkları hayat sanki ahiret yokmuş gibi, sanki hiç ölmeyeceklermiş gibi geçiriyorlar. Ama yaşlanınca mecburen ona ihtiyaç duyuyorsun. Bu olmuyor. Yaşlı adam onlara takılsa bile, daha büyük zulüm olur.
MA: Bizim gençelrin milliyetçiliği de Türkiyede söküyor. Avrupaya gittiklerinde göğüslerini gere gere ben Türküm diyemiyorlar.
M: Bizde en çok satan resim, Fatihin İstanbula girişi. Her yerde satıyor. Niye çok satyıor? Ezilmişlik duygusunu aşıyor insanlar.
AMÇ: Abi, 600 yıldır böyle bir giriş yok ki, ben de astım onu.
M: Tabi. Bir de haçlılıları yere yatırmış.
H: Tabi bir yandan Peygamberin müjdesi, fakat bir yandan da aşağılık kompleksinin dışavurumu.
M: Fakat şimdiki çocuklar o resmi görünce, ondan korkuyorlar.
AMÇ: Tam tersine, onların izlediği çizgi filmler daha korkunç.
Y: O resmin aynısını, bir Yuna nlokantasında, onların açısından görmüştüm. Türkleri yerlere sermişler. Kafa aynı olunca, farklı bir şey olmuyor.
Or: Ağbi, birbirlerinden görmüşlerdir. Baktı ki, tutuyorl biz de koyalım.
Aslında Yunanlar da büyük savaşçı, ama Allah bizi korumuş.
"Dördüncü taife ki, çocuklardır. Bunlar, hamiyet-i milliyeden merhamet isterler, şefkat beklerler. Bunlar da za'f u acz ve iktidarsızlık noktasında; merhametkâr, kudretli bir Hâlıkı bilmekle ruhları inbisat edebilir, istidadları mes'udane inkişaf edebilir. İleride, dünyadaki müdhiş ehval ve ahvale karşı gelebilecek bir tevekkül-ü imanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata müştakane bakabilirler. Acaba alâkaları pek az olduğu terakkiyat-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i maneviyesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz sırf maddî felsefî düsturların taliminde midir?"
A: Bakın, terakkiyatı medeniye dersleri. Yani teknoloji. Bunların ruhsuz bir şekilde verilmesine bile itiraz ediyor. O yüzden, üstad okulda fen dersleri teşvik ediyordur, fakat orada ehveni şer kabilinden söylüyor. Diğer taraftan çocuklarını Kuran kursundan alıp, fen liselerine göndermek isteyenlere de izin vermiyor. Hatta Ceylan Ağbinin babası, oğlunu üniversitede okutacağını söyleyince, ona müsaade etmemiş. Üstad sürekli, müspet ilimlere iyi bakıyormuş gibi görünüyor da, ruhsuz bir şekilde fen ilimlerinin verilmesini eleştiriyor.
AMÇ: Çok doğru söylediniz. Lemalarda İbni Sinanın bile, adi bir mümin cihetinde olduğu fakat İmam Gazalinin onu bile vermediğini söylüyor. Aslında ilim, Allah'a götürmesi noktasından değerlidir. Yoksa profesörülk bir şey ifade etmez. Burada da o cihetten değerledinrebiliriz. allaha götürebiliyor mu, o ilim?
Or: Burada en önemli şey de dil. Japonlar yurtdışından gelen terimleri kendi dillerine çevirmeden kullanmıyorlar. MKendilerince bir dile çevirmeden almıyorlar. Bu Osmanlıda da ilk enflasyon kelimesi ortaya çıkıncaya kadar devam etmiş. Kelimeyi birebir almak, aynen o medeniyetin ona yüklediği anlamla almak.
Y: O da farklı bir milliyetçilik olur.
M: Fena bir adamın bu medeniyeti tasvir etme şeklini hatırlıyorum. "Tik tak, tik tak, makinelaşmak" O ruhsuzluğu çok basit bir şekilde ifade ediyor.
A: O adam boş adam değil zaten.
AMÇ: Polonya yahudisi. Brejovski galiba esas soyadı.
H: Burada esas konu, çocuk masum, çok zorlu bir hayata girecek. Dünyevi noktada çok meşakkatli bir şey. Nasıl biz sabah namazında yalvarıyoruz, yeni bir günün başlangıcı ama orada bir güç almamız lazım. Çocuk şimdi tam başlagngıçta. Ona maddi şeyler öğretiyorsun, ruh öğretmiyorsun. Çocuğun ruhu söndüğü zaman, bir şey yapamıyor. Bir takım insanlar tarafından koyun gibi güdülüyor.
A: Bir de düşük bir ailedense, Türkiyenin geneli öyle, bir sürü mücadele edilecek şey var, boşver diyor.
Burası çok önemli:
"dünyadaki müdhiş ehval ve ahvale karşı gelebilecek bir tevekkül-ü imanî ve teslim-i İslâmî telkinatıyla o masumlar hayata müştakane bakabilirler. Acaba alâkaları pek az olduğu terakkiyat-ı medeniye dersleri ve onların kuvve-i maneviyesini kıracak ve ruhlarını söndürecek, nursuz sırf maddî felsefî düsturların taliminde midir?"
Fizik, matematik kanunları hepsi de nursuz, felsefi kanunlardır. Yerçekimi kanunu tamamen Allah'tan kopararak olayları anlatıyor. Maddeye bir güç atfediyor. Bu şirkten başka bir şey değildir. Bir anlık bile atfetse, fark etmez ki. Banan ne yer çekermiş.
MA: Orada konunun kendisinden mi bahsediyor, yoksa bahsediş tarzından mı?
A: Tarzından canım. Adam maddenin kendisi çekiyor diyor, bu çok tehlikeli bir şeydir. O zaman bir sürü düşmanın var. Ama her şey Allahın elindeyse, o zaman Allahın kuralına uyarım, sonunda elhamdülilillah.
H: Çocuğa onun felsefesini öyle veriyorlar ki, ruhsuz düşünüyor. Bana verilen eğitim çok farklı değil ki. Tabiat felsefesini okumadan önce, taş birbirini çeker, büyük balık küçük balığı yer gibi mekanik şeyleri biliyorduk.
A: Çocukların korkularına bakın. çizgi filmleri seyrettikten sonra, içi kararıyor. Bilmemneninin ruhu. Öbürünün ruhu. Benim en küçük çocuk günlerce uyuyamıyor. Yani Allah yok, ve herkes ne yapacağı belli olmaz.
AMÇ: Mücadele, iyi kötü konumlandırıyor. Kim kimi yener? Diyorum ki, oğlum hep iyi kötü diye bir mücadele yok. Yani kamyonlar mücadele ediyor. Oyuncaklar da öyle. Artı bir başkasının oğulndan duymuştum. 7 yaşında. "Eziksin" dedi babasına. Şaşırdım. Çok trajik bir şey. Neden? Babası ona istediğini almamış. Üstün babalar var o ayakkkabıyı alıyor, babası alamıyor. Onu o hale getiren insanları düşünmüyor, babasına hakaret ediyor. İnanılmaz bir şey. Çocuğa hep güçlü olma, milliyetçi kafa ya, güçlü olanlar kazanır, ezik olanlar kazanır, senin baban gibi. Yarın 15 yaşında o çocuk babasını döverse, bu hamiyetfuruşlar nasıl hesap verecek?
Kamboçyada Polpot diye bir adam var ya, bu 5 kitleyi de yok etmiş. Gözü kullananları hapsetmiş. Adam ölüm tanrıları oluşturmuş. Kamboçyada oranın lideri. Nasıl bir düzen kurmalıyım diyor? Bu düzeni kim bozar? Fazla ukalalık bozar. Gözlüklü insanları, öğretmenleri öldürüyor. Çok hızlı bir şekilde öldürüyor. Ölüm tarlalarında seri seri çiçelikler var. Çocuk gereksiz yük. Yaşlı, sabunluk. İhtiyar hasta ne bulduysa, 4 yıl içinde öyle bir kıyım yapıyor ki, dünya tarihinde az bulunur. Gençlerv e onların da cahilleri kalıyor bir tek. Son anda, müdahele edilmese, insan kalmayacak.
Y: Evrimci kafada var ya, adamlar karda buğday yetiştirmeyi denemişler. Soğuğa dayansın diye. Sonra bir yıl aç kalmışlar bir sürü insan ölmüş. Evrim mantığıyla yapıyorlar onu.
AMÇ: Bunların yaptığı bilimsellik de değil. Hülgauyu atam diyor. Moğolları Türklerle ileşitliyor. İlim perdesi altında, küfrü yaymaya çalışıyorlar.
Y: Senin soyun böyle deyip, onu kutsallaştırıyorlar.
AMÇ: Allah olsa, soy sop diye düşünmeyiz. Fakat böyle baktığın zaman, her şeyi ayırt ediyorlar.
A: Ben bir zamanlar okullarda din derslerine, imam hatip okullarına da karşıydım. Abi, benim kızım, sırıf din bilgisi hocasının teşvikiyle. Adam nurcuymuş. Namaz surelerini öğretti, kız onun teşvikiyle, öyle bir cesaret alıyordu ki, şimdi çok rahat namazını kılabiliyor. Baktığımızda basit gibi geliyor , ama o ruhsuz ortamda birkaç pırıltı bile çok değerli. O yüzden üstad dindar öğretmenlere çok önem veriyormuş. Basite almamak lazım. Olaya entellektüel, elitist bakarsan, onları küçümsersin. Fakat toplumun geneline baktığın zaman, onlar okadar kıymetli ki.
Y: Gerçek din diye o verildiği zaman, o tehlikeli. Buradaki mesele, din adına, dinin yanlışını da öğretmek var.
A: Devlet eliyle yapılıyor yapılmıyor. Toplumun genelinde böyle bir talep var. Burada artık, el hükmü lil ekser kaidesiyle bakacaksın. biz elitist nazarla bakıyoruz. Biz camilere girmeme noktasında çok radikal davrandık. Üstad mescid-i dırar gibi göremezsiniz, bu zamanda özellikle camilerde özellikle kılın diye teşvik ediyor.
Y: Adam 29 Ekimi okuyordu.
A: Okusun. Sen orada bulunacaksın. Toplum bilinçlenecek. Bir daha okumayacak. Şu anda elitist anlayışa karşı duyurosak, bu bilinçlenme nereden geldi? O küçük davranışlardan geldi.
AMÇ: Biz konformist takıldık.
A: Tepeden bakıyoruz. Öyle olmaz. Yapay bir şey oluşturmaya gçalıştık, tutmadı işte. dindarların çocuklarına bakın, tutmadı. Sosyal ortam oluşturanlar bir şeyler yaptı. Herkesle beraber yapacaksın bunu. Sen tepeye çıktın. sen öldükten sonra, bilgin de seninle beraber gidecek. Üstadın etrafındanki insanlar ne kadar bilgiliydi?
Malumat bilgisi yoktur. Çoğu köyden, halktan insanlar, fakat sadakatli, mert insanlardı. Üstünlükleri ihlaslarından dolayıdır. Biz ne yaptık? Elitst taklıdık, böyle olmaz. Bir nebze nur varsa, onu küçük görmemek gerekiyor.
AMÇ: Biraz da şundan oldu: Briaz frengi okumuşluk var. Biz Hegel, Goethe okuyunca, üstadı da öyle mütefekkir adammış. Biraz entel dantel de hoş oluyor. Enaniyet veriyor. Öyle manaları koyunca, üstadı da bir salon filozofu gibi görmeye başladık.
A: Çok iyi büyümüş, Amerikada yaşamış, çok ciddi Risale eğitimniden geçmiş bir insanın, üstadın devri geçmiş şeklinde ifadeler kullandığını gördüm.
M: Bazı kavramları ifadelendirmek, güzel bir şey. Aslında sayın dedemizin eski kitapları, sünuhat gibi kitapları, tamamen teorik tarzda, yani ciddi ilmi kitaplar. Hücum etmeye de gerek yok, ama ilimcilik yapıp da ayaklarımız yere değmeyecek şekilde davranmanın da bir anlamı yok. Biz şunu anlıyoruz. Bilim adamı deyince, teorik bir adamı anlıyoruz. Bir gün bir adam roman yazarak, çok büyük halk kitlelerine aynı ideolojileri sunabiliyor. Halka inen. Sait Nursi, daha öncki teorik kitapların Risalei Nurla pratikleştirmiş. Zaten en büyük hizmet insana hizmet etmektir. Daha başka hizmet edilecek bir şey yok ki. Gerçekten doğru söylüyorsunuz. Fakat bu demek değil ki, Risale ilmi çalışmalarla incelenmesin. Fakat sırf bunları yaparak, insanlığa hayrı olmayan entellektüel faaliyette kalmak da doğru değil.
A: Bunu adam gibi okumak lazım. Fakat orada yapılanı da küçük görmemek gerkiyor. Çok derin hakikatlerden bahsediyor bu kitap. O ayrı meseledir. Fakat insanların yaptıkları iişler de küçümsenecek şeyler değildir.
M: O teoriler, zaten insana ulaşmıyorsa,... Üstad pragmatik denince, çok yanlış anlaşılıyor. Dünya pragmatik bir yer. Maslahata bakıyor.
AMÇ: Riselenin hayata hayat olması. O noktada çok tatlı terennüm edilen hakikatler değil, hayatın içerisinde yaşanan kavramlar haline getirmek. Çocuklara sirayet etmemesi de ondan. Buradaki perspektif bu değil de, ben bunu kendi hayatımda nasıl sirayet ettirebilirim? Her ev bir mederesedir, tarzında nasıl bakabilirim?
M: Bunun için de, Risalenin ne demek istediğini iyi anlarsanız, ... Bunun nasıl olacağı? Bir şeyi iyi anlarsanız, ne demek istediğini, kavradığınız şeyi hayatınıza indirgeyebilirsiniz. Kavrayamazsanız, hayatınıza koyamazsınız. Anlarsanız, o sizin olur. İfadelendiremeyebilirsiniz, ama anlarsanız hayatınızın içine girer.
Eskiden Amerikaya çok gıcık olunurdu. Ben de onlara, derdim, Amerikayı da Allah yarattı.
H: İnsanlar Amerika diye bir şey hissediyor. Fakat o aslında hissi bir şey.
AMÇ: Esasında orada, çoğunlukla kastedilen zulmün başkenti anlamında insanların tepisi. Sadece oradaki kovboy veya vatandaş değil.
H: Amerika sonradan yapay bir şekilde devletleştirilmiş bir alet.
AMÇ: Bizim kendi içimizde bir Amerikan hayranlığı var. Ehli imanın çocukları, gençleri, o haritayı değil de, Osmanlı haritasını assın, isterdim. Ehveni şer nazarıyla bakarsak, mefkuresi o olmasın.
H: Musa AS. firavunun sarayında yetişti.
AMÇ: Bu çok oturan bir teşbih değil.

17 Ekim 2008 Cuma

Yirmidozuncu Mektub İkinci Desise

"İnsanda en mühim ve esaslı bir his, hiss-i havftır. Dessas zalimler, bu korku damarından çok istifade etmektedirler."
H:
A:
...
A: Bütün insana ait olan tüm hayırlar melekler vasıtasıyla geliyor. Bu yüzden insanın aslında enaniyet yapmaya hakkı yok. Meleklerin insana hizmet etmesi, aslında insanın ettiği tüm hizmetlerin melekler vasıtasıyla işlenmesi demektir. İnsan da kendisine hizmet edenin melekler olmasını bilmesiyle, kendinde hiçbir şey olmadığını bilmesi lazım.
H: Melekler insandan daha çok Allah'ı tesbih ettiği halde, enaniyete girmiyorlar. Sen de melekler gibi ol. Bizim dünyevi değer algılamamızda, melekler bizden daha değerli görünüyor. Birçok yerde bulunabiliyor, istediği gibi dolaşıyor, birçok şeye ihtiyacı yok. Ama enaniyet yapan bir melek görebiliyor muyuz?
Zk: Hatta günahsız varlıklar, günahkar insana secde etmişler.
Y: İnsana secde etmek yok aslında.
A: Hayır, var secde etmekten maksat insana hizmet etmeleridir.
Zk: Bizim cüzi irademize bağlanmışlar.
H: Yeni doğmuş bebek, elini kaldırmayı bilmez. Çünkü bu el, istedin mi, kaldırılacak türden zatiyle bir varlık değil. Biz neden böyle hissediyoruz, çünkü bizde sürekli yapmaktan meleke haline gelmiş. Kendi eli olduğunu, yavaş yavaş anlar, elini sıkmak ister, bakar ki, sıkar. Buna alışır.
A: Artık meleğe teslim etmiş oluyorsun.
Sen diyorsun o yapıyor.
H: Secde etmek öyle. Hiçbir şey yapmadığın halde, birileri sana geliyor ve yardım ediyor. Sen ayağa kalkmak istiyorsun, kalkıyorsun. İstediğim zaman birlieri bana hizmet ediyor. Benim isteklerime amade olanlar var. Hatta bir ağacın meyvesine müteveccih olduğu gibi, bütün kainatı insana teveccüh ettiren.
Secde bu. Allah bana öyle bir cüzi irade vermiş, tüm melekleri ona amade kılmış.
A: Melekler emir taşırlar. Emri taşıyan aslında melektir. Vahyi taşıyan da melektir. Veya ilhamı taşıyan, sana bir hakikati kalbine getiren de melektir. Sende bir ruh var. Bir çiçek gördüğünde onun güzelliğini görüyorsun. Güzelliği onunla anlıyorsun. O güzellik anlamını sana taşıyor. Biz bazen gafletle güzelliği görmüyoruz. Aslında meleği fark etmiyoruz.
Y:
""Cenab-ı Hak havf damarını hıfz-ı hayat için vermiş, hayatı tahrib için değil! Ve hayatı ağır ve müşkil ve elîm ve azab yapmak için vermemiştir. Havf iki, üç, dört ihtimalden bir olsa.. hattâ beş-altı ihtimalden bir olsa, ihtiyatkârane bir havf meşru olabilir. Fakat yirmi, otuz, kırk ihtimalden bir ihtimal ile havf etmek evhamdır, hayatı azaba çevirir.""
Yani yüzde 5 ihtimalle bir bela gelecek olsa, o zaman bundan korkmak, hayatı azaba dönüştürür.
Mesela derse gitmekten korkuyor, fişlenirim diye. Fakat üstad da diyor, tedbiri elden bırakmayın.
A: Evet, fakat sünnete uymak manasında.
Y: Bir adam, yıkık bir duvarın dibinde otururken, bunun yıkılması ihtimalinden kaçmış. Adam sormuş, sen neden kaderinden kaçıyorsun? O da demiş Allah'ın bir kanunundan başka bir kanununa sığınıyorum.
A: Resulullahın kafasına bir taş atma olayında da o var. Nadiroğulları, suikast düzenliyorlar. Sonra onları cezalandırıyorlar.
Çoklu hukuk sistemiyle onları cezalandırıyorlar.
Şimdi o sistem İngiltere'de de uygulanmaya başlıyor. Bu çok ilginç bir olaydır. Ahmet Aytebur ağbiyi Kabede görmüştüm. Üstad 1951'de adresler vermiş. Bu ülkelerdeki adreslere risale göndertmiş bayağı. Üç yer hariç demiş: Şimdi bunların Risale-i Nuru duymaları hayırlı olmaz. İngiltere, Rusya, Fransa.
MA: İngilizlerin dessaslıklarını düşününce, çoklu hukuk sistemi pek de hayırlı görünmüyor.
A: Yok işlerine geliyor. Prens Charles açıkça söylemiş: Bizim İslam şeriatından alacağımız çok şey var. Çocuklara tecavüz, çok yaygın. Yaşlıları işkence ediyorlar, onları bırakıyorlar.

25 Eylül 2008 Perşembe

Yirmidozuncu Mektub 8. Nükte

"Sekizinci Nükte: Ramazan-ı Şerif, insanın hayat-ı şahsiyesine baktığı cihetindeki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki:"
A: İnsanın kişisel hayatına baktığı cihetler.
"İnsana en mühim bir ilâç nev'inden maddî ve manevî bir perhizdir ve tıbben bir hımyedir ki: "
Canının istediği gibi hareket etmek. Bütün risalenin esprisi, nefsin keyfince hareketten uzaklatırmak. Nefis itaat etmezse, keyfine göre hareket eder. Nefis terbiyesi nedir? Göz benimdir, istediğim gibi kullanırım. Allahın rızası dairesinde yapmıyorsa, keyfine göre hareket ediyor demektir.
Sünne koymuş. Yeme demiyor, tat diyor. Fakat nasıl? Aç olmadan yeme, tok olmadan da kalk.
"İnsanın nefsi, yemek içmek hususunda keyfemayeşa hareket ettikçe, hem şahsın maddî hayatına tıbben zarar verdiği gibi; hem helâl-haram demeyip rast gelen şeye saldırmak, âdeta manevî hayatını da zehirler. "
Helalin sınırları bellidir. Fakat bir de risaledik anlayışla bu daireyi çizerken, mesela daireyi rızkı helal, ben kendi elimle kazandım derse, ontolojik olarak haram statüsüne giriyor. İtikadın özüne baktığımız zaman öyle oluyor, örfi olarak değil. Ben kazandım demek, haram yoldan olmasın, şeriatın sınırları açısından değil, edeb açısından doğru değildir. Çünkü üstad bunu açıkça söylemiş. İktidar ile değil, iftikar iledir. Meşru ve helal rızık kazanmak. Bu anlayışla baktığımızda, helal ve haram bellidir, ama helali dahi haram tarzda yemek doğru değildir. Onu da helal tarzda yapmak lazım.
"Daha kalbe ve ruha itaat etmek, o nefse güç gelir. "
Demek keyfe göre hareket, özellikle mide noktasında, nefsin kalbe ve ruha itaat etmesini önlüyor. Dolayısıyla nefis kendi başına hareket etmeye başlıyor. Aklın ve kalbin itirazlarını dinlememey başlıyor. İstese de itaat edemez hale geliyor, çünkü tiryaki olmuş, adetini bırakamıyor. Burada ilginç bir çözüm verecek. EHerkes diyor ki, elimde değil, yapıyorum diyor. Bunun terbiyesi de var.
Af: Birisi sol eliyle yediğinde, helal lokmayı harama dönüştürme diyorlar. Bu bildiğimiz haramların dışında.
A: Evet. Normalde bu çay helal. Sen bunu sol elle yemekle, sünnete muhalefet ediyorsun. Genel bir söylem vardır. Helali haram yapma. Örfi manada baktığın zaman, bu rızık helal yolla geldiğinden helaldir. Fakat senin tavrın, canımın istediği gibi yerim demek, onu bozuyor. Her şeyin bir edebi var.
Mn: Yani bu haramlık, edebi anlamda.
Md: Gerçekte de öbyle. Hayvanı kesiyorsunuz. Besmelesiz kesilen hayvan mundardır.
A: Doğru. Üstad diyor ki, o ayeti tefsir ederken, sadece kurbana mahsus değildir. Her bir şeyde bunu söylemen lazım. Meyvelerde, balıkta ne yersen ye, her şeyin üstünde bismillah. Üzerinde Allahın ismi anılmamış olan hiçbir şeyi yemeyin.
Md: Lakin, üstad hazreti orada yumuşak bir geçiş yapıyor. Allah namına vermeyenden, siz bismillah diyerek alın diyor. Burada da, halk bunu bir itham koymak için değil. Kendimizi gayrete getirmek için söyleyeceğiz.
Yf: Fiili olarak söylememiş olsa bile, kalbinden geçirmiş olabilir.
H: Tavır daha önemli. Bazen unutuyoruz da. O nimetin Cenabı Hakkın ikramı olduğunu bilmek. Yoksa benimdir tavrıyla yesen, bismillah da desen bir anlam ifade etmiyor.
Md: Allah namına alıp vermek, insanı gerçekten terbiye ediyor. Namaz konusunda da ben bunu gözlemliyorum. Birazdan kılarım.
A: Bu ne anlama geliyor biliyor musuunz? Güven. Bir adam sünnete tam olarak tabi olsun, öyle insana herkes güvenebiliyor. Diyorlar ki, bu adam, namazı her zaman vaktinde kılar. Yemeği hep sağ eliyle yer. Dolayısıyla Allah'ı kandırmıyor. Bizi de kandırmaz. Hallere de girmişse, sünnetler, o zaman insanlar itimat ediyor.
Af: Halde görmek daha kuvvetli zaten.
A: Bu adam kesinlikle yalan söylemez diyorlar. Bizim köyde, önce hocanın arkasından gider, sonra onu kahveye sokarlar ve onunla dalga geçeler. Birisi benim hakkımda bir şey söylemişti. Ben ona yanıt vermeden, bir başkası, boşuna söyleme, o öyle şey yapmaz dedi.
A: "Serkeşane dizginini eline alır. Daha insan ona binemez, o insana biner. "
Kızacaksın, kız. Kızmaması gerekiyor, ama kızıyor. Fakat Hz. Ali nasıl terbiye etmiş kendisini. Tükürüyor yüzüne. O kılıcı kınına sokuyor. Biz de çocuğu terbiye edeceksek, öfkeli anımızda yapmamalıyız. Bir arkadaşımıza kızdığımızda, onu sakinleştiğimizde söyleyeceğiz.
Peki bunu nasıl yapacağız?
"Ramazan-ı Şerifte oruç vasıtasıyla bir nevi perhize alışır; riyazete çalışır ve emir dinlemeyi öğrenir. "
İleride diyecek ki, helali terk etmek yoluyla emir dinlemeyi öğrenir. Hele çocuklar tutuyor orucu. Çocuklar çok iyi terbiye oluyor. Benim kızım, çok sabırsız. Oruç tuttu. Hemen sabretmeyi öğrendi. Nefis serkeşane hareket ediyor ya, onlara emir dinlemeyi öğretmek için, riyazetle öğretiyor. Canın yemek yemek isteyecke duracaksın. Diğer yanlış kusurlarından da kurtulman için bir vesile oluyor.
"Bîçare zaîf mideye de, hazımdan evvel yemek yemek üzerine doldurmak ile hastalıkları celbetmez. Ve emir vasıtasıyla helâli terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeğe kabiliyet peyda eder. "
Gerçekten hissiyat aklı ve kalbi dinlemek istemiyor. O hissiyatı dizginlemenin yolu, helali terk etmek suretiyle, emir dinlemeyi öğretmek, bunu öğrenen insan, hissiyatı da terkeder. Demek ki, ben asabiyim, elimde değil, tedavisi nedir? Oruç tutmak. O zaman irademize hakim olmaya da alışacağız. Mesela, gazete okumak, televizyon izlemek, bir süre kapatıyorsun. Helali de terkediyorsun.
Yf: Çocuklar tatlıyı çok seviyorsa, bir iki gün yedirmiyorsun. Hem nimetin kıymetini anlıyor. Hem de iradesi güçleniyor.
Yf2: Nafile oruçlar da bu açıdan çok önemli değil mi?
A: Şevvalde 6 gün oruç tutmak bir sene oruç tutmak gibidir.
Mn: Ramazanda her gün 10 gün sayılıyor. Şevvalde de 6 gün ekleniyor. 360 gün ediyor.
H: Ben şöyle düşünüyorum: Bayanlar 6-7 gün tutamıyor ya ramazanda. Erkekler de o zaman tutsun, ona bir teşvik olsun.
R: Bence onu düşünen erkek, onun da sevabını alır.
A: "Ve emir vasıtasıyla helâli terkettiği cihetle, haramdan çekinmek için akıl ve şeriattan gelen emri dinlemeğe kabiliyet peyda eder. "
Şeriatla akıl kelimesini zikretmesi ilginç. Şeriatın bütün emirleri, akıl tarafından doğrulanır.
AMÇ: Nefsaniyet ile akıl çelişir. Nefis harama yönlendirir seni. Şeytandan gelen şeyler, aklı iptal eder. Dolayısıyla aklın emrettiği şeyler de nefsin gayrına olanlar.
A: Tabi gerçek akıl o. Hissiyat aklı dinlemiyor. Nefsin tamamen aletleri onlar. Akıl onları terbiye ediyor. Akıl onlara sınır koymazsa, nefsani hisler, dilediği gibi hareket ediyor. O yüzden şeriat, sürekli makul olanı söylüyor.
"Hayat-ı maneviyeyi bozmamağa çalışır.
Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa mübtela olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. "
Demek ki, akıl ne yapıyormuş? Açlıkla sabır talimi yapıyorsun. Ondan sonra, biri sana öfkelenendiği zaman, sabretmeyi tercih ediyorsun. Oruç tutmak sabra vesiledir. O yüzden sabreden muvaffak olmuştur şeklinde çok hadisler var. Sabır Allah'ın emrini beklmektir. Bir olayla karşı karşıyasın, ne yapacaksın?
Yf: Trafiktesin. Adam sana bas bas bağırıyor. Ne yapacaksın? Sustukça dah çokbağırıyor.
A: Zalim zulmeder, kader adalet eder ya. Zahirde adam sana hayır diyor, fakat arkada kader/i ilahi var. Adam zulmediyor, ama kaderi de görmek lazım. Çocuk kızdırdı seni, o anda hiddet ettin vurdun. Nefsine uydun. Fakat öfken geçtikten sonra vuruyorsun, o zaman çocuk anlıyor.
AMÇ: O zaman da çocuk garipser. Ne oluyoruz ya, kızarken vurmuyor. Gülerken vuruyor :)
A: Çocuk şunu anlıyor: Ben bunu hak ettim.
AMÇ: Oruçluyken deriz ya, "ya oruçluyum zaten, oruçluyken adamın kafasını bozma" Daha çok basırsız davranıyoruz.
Yf: Oruçlu olduğunuzu söyleyin, diye hadis var.
Af: Oruçluyum demek, uyanığım demektir.
A: Geçenki rüyamı anlatayım. Mümin bir hata işlediğinde farkına varır. Sabreder, kusurunu insanlara söylemez. Düzeltmek için Allah'a yalvarır. Kalbinde nifak olan, insanlara ilan eder. Bu aslında nefsin o günahtan kurtulmak istemeyişinin bir sebebidir. İnsanlara söyleyerek meşrulaştırır. Alıştığı lezzeti terketmek istemeyen imanıyla fark eder, ama lezzetten kurtulmak istemediği için, onun devam etmesi için, teyit bekler. Başka çaremiz yok, ne yapalım.
Yf: Bir de başkası yapıyor mu acaba diye bakar.
A: Bu bir ayetin tefsiri. İlan ederek, sabretmez.
Müspet ya da menfi olan her olayda, Allah'la irtibatı kaybetmemektir, sabır. Derviş murad etmez, eğer Allah irade ederse de reddetmez.
A: "Hem insanın ekseriyet-i mutlakası açlığa çok defa mübtela olur. Sabır ve tahammül için bir idman veren açlık, riyazete muhtaçtır. Ramazan-ı Şerifteki oruç onbeş saat, sahursuz ise yirmidört saat devam eden bir müddet-i açlığa sabır ve tahammül ve bir riyazettir ve bir idmandır. Demek, beşerin musibetini ikileştiren sabırsızlığın ve tahammülsüzlüğün bir ilâcı da oruçtur."
Af: Senin bu yorumundan sonra, biz böyle yaıyoruz biz böyle yapıyoruz diyemeyeceğim.
Ok: Hz. Ali'nin o öfkesine hakim olma davranışı var ya. Orada tükretmek yerine aman dileseydi ne yapardı?
A: Onu bilemiyoruz. Fakat orada tükürmeseydi, Allah rızası için öldürecekti. Tükürünce, nefis bulaşabilir korkusuyla kılıcını geriye çekiyor. Bir kez zalim olmaktansa, bin kez mazlum olmayı tercih ederiz.
Md: Nasıl müthiş bir şey?
A: Hz. Ali, Muvaiye'ye göz yumabilirdi. Fakat onu valilikten hemen aldı. Onların yerine, halk tarafından garip bilinen sadık insanları tayin etti. Hatta bazılarının ayağına giyecekleri çorabı yok.
Zulme zerre kadar girmemek için, en adil insanları seçmiş ki. Zaten onu adaleti yıktı.
Md: Bizim toplumumuzda, dini anlayış hep böyle namaz kılmak, koşuşturmak anlayışı var. Risale buna yeni bir anlayış katıyor. Bir de menfi ibadet vardır. sabretmek de böyledir.
A: Hatta menfi ibadet ihlaslı olduğundan daha makbuldür diyor.
Md: Bir de Risalenin en önemli bir özelliği, Üstad zamanın adamı olduğundan, bu zamanda çok vakit olmadığını biliyor. Bir trafiğe giriyorsun, bir televizyon gazete, tüm vakit tükeniyor. İşte burada, bu tip davranışları ortaya çıkartarak, adetlerimizi ibadet hükmüne getirerek, aslında sabır bir duygu, ama bütün hastalıkların hepsi sabırsızlıktan, başkalarına karşı tazyikten, kaynaklanan olaylar. Dolayısıyla, oruçla da aslında direkt bir şey yapmıyorsun. Hatta belki daha fazla yemek yiyorsun. Ama sadece bir şey var: Birisini dinlemek. Hz. Ali ben zalim olmak yerine, mazlum olmayı tercih ederim diyor. Biz bunu kabul edemeyiz. Bu nasıl bir şey?
A: Aslında mazlum olabilsek. Hz. İmam-ı Şafiinin başından geçen olayda anlatılıyor. Hocası diyor ki, git diyor şu testiyi doldur. Suyun başına gidiyor. Atlı bir adam geliyor, onu itiyor, testi de kırılıyor. İmam Şafii de bir şey diyemiyor. Geri dönüyor. Hocası, git adama kız diyor. Gidiyor, edebi var ya, yine bir şey söyleyemiyor. Hocası diyor ki, eyvah. At adamın kafasına bir vurmuş, adam paramparça. Halbuki sen kızsaydın , diyeti olacaktı diyor.
Yf: Adamın biri odun söküyor ormandan. Bektaşi biri. Sünni köyünden biri de adamın odunlarını kendi köyüne getiriyor. Çok zor bir iş odun sökmek. Bektaşi takip ederek buluyor onları götüreni. Vermeyiz diyor onlar. Dua ediyor, çocuklarının suyunu bu odunlarla ısıt diyor. Adamın 4 çocuğu da ölüyor.
Yf2: O beddua etmiş orada.
A: "Hem o mide fabrikasının çok hademeleri var. Hem onunla alâkadar çok cihazat-ı insaniye var. Nefis, eğer muvakkat bir ayın gündüz zamanında ta'til-i eşgal etmezse; o fabrikanın hademelerinin ve o cihazatın hususî ibadetlerini onlara unutturur, kendiyle meşgul eder, tahakkümü altında bırakır. O sair cihazat-ı insaniyeyi de, o manevî fabrika çarklarının gürültüsü ve dumanlarıyla müşevveş eder. Nazar-ı dikkatlerini daima kendine celbeder. Ulvî vazifelerini muvakkaten unutturur. Ondandır ki; eskiden beri çok ehl-i velayet, tekemmül için riyazete, az yemek ve içmeğe kendilerini alıştırmışlar. Fakat Ramazan-ı Şerif orucuyla o fabrikanın hademeleri anlarlar ki; sırf o fabrika için yaratılmamışlar. Ve sair cihazat, o fabrikanın süflî eğlencelerine bedel, Ramazan-ı Şerifte melekî ve ruhanî eğlencelerde telezzüz ederler, nazarlarını onlara dikerler. Onun içindir ki; Ramazan-ı Şerifte mü'minler, derecatına göre ayrı ayrı nurlara, feyizlere, manevî sürurlara mazhar oluyorlar. Kalb ve ruh, akıl, sır gibi letaifin o mübarek ayda oruç vasıtasıyla çok terakkiyat ve tefeyyüzleri vardır. Midenin ağlamasına rağmen, onlar masumane gülüyorlar."
Nefis puslu havaları çok sever, böylece günahlarını gizler. Sürekli gaflet alanı oluşturuyor, ondan sonra istediğini yapıyor. Üstad diyor ki, ceset ruhhun rağmına imbat eder. Yani cesete rağbet edersek, ruh zayıflar. Veya ruha rağbet edersen, ceset küçülür.

19 Eylül 2008 Cuma

Yirmidozuncu Mektub 7. Nükte

"Yedinci Nükte: Ramazanın sıyamı, dünyada âhiret için ziraat ve ticaret etmeğe gelen nev'-i insanın kazancına baktığı cihetteki çok hikmetlerinden bir hikmeti şudur ki: Ramazan-ı Şerifte sevab-ı a'mal, bire bindir. Kur'an-ı Hakîm'in nass-ı hadîs ile herbir harfinin on sevabı var; on hasene sayılır, on meyve-i Cennet getirir. Ramazan-ı Şerifte herbir harfin, on değil bin ve Âyet-ül Kürsî gibi âyetlerin herbir harfi binler ve Ramazan-ı Şerifin Cum'alarında daha ziyadedir. Ve Leyle-i Kadir'de otuzbin hasene sayılır."
A: İnsanların çoğu bunu algılayamıyor. Kuran okuyorsun, bir kelam. Şöyle düşünelim. Ben senden razı oldum cümlesi. Bana Oktay Bey dese, ben senden razıyım. İyi memnun oldum. Benim için 10 hasene seviyesinde. Öyle bir şey ki, rüyanızda Resulullahı gördünüz, diyor ki, "ben senden razıyım" onun sözü farklı. Ölene kadar aklımdan çıkmaz bu söz. Her an onu hatırlamak isterim. Bakın aynı kelime. Bir yerde on sevabı varken, bir yerde yüzbin sevabı oluyor.
Veya gençler için söyleyeyim. Seni seviyorum sözü normal bir kelime. Fakat sevgili söyleyince, çok değerli olur.
Demek Ramazanda da Cenabı Hakka bir nevi melekleşerek, o sözleri okumak, çok daha etkili oluyor. Ramazan haleti ruhiyesiyle okusak, nefsimizi terbiye etsek, bir nevi melekleşssek, Kuranı taşıyacak bir vaziyete gelsek, o zaman Allahın kelamı bize ne kadar tesir ediyor. Biraz kusurlu olduğunda, pişmanlık içinde, gece de kalkıp yalvardığı zaman veya Hacda Kabenin karşısında ne kaar değişiyor değil mi Kuran okumak. Bir adamdan dinliyorsun, çok tesir etmiyor. Ama bazı hafızları dinleyenleri yaklıyormuş. Öyle bir halde okuyor ki, ruhuna işliyor.
Balık tutanlar daha iyi bilir. Karadenizde oltaya çıkarsınız. Kocaman deniz, nered olduğunu bilmiyorsunuz. Öyle bir zamanlar vardır ki, sürü halinde geliyordur, oltayı atarsınız, bir defada 20 tane birdden gelir. Kadir gecesi de öyle bir gece. Ne yaparsan yap, bir dua et, 30 bin sevabı var. Sürü halinde balıkların geçmesi gibi. Bir saattte kayığı dolduruyorsun: Diğer zamanda sabahtan akşama kadar 10 tane ancak topluyorsun.
O yüzdan üstad talebeleriyle nöbet tutarlarmış. Birisi en azından sürekli dua edermiş.
Z: Mustafa İslamoğlu diyor ki, esas Kadir gecesi Kuranın gönlünüze inmeye başladığı zamandır.
A: Risalede o ilginç. Kadir Gecesini veya ramazanı bir vakit olarak değil de, hal olarak tarif ediyor. O yüzden Kadir Gecesi senin için her gün olabilir. Allah'ın takdiri. Fakat kadir Gecesi özellikle Ramazanda olması, külli bir hava olması ve herkesin dualarının toplanması için, doğrudur.
Mn: Bu konuda, Prof. Faruk Beşerin söylemiş olduğu bir çalışma var. Gizlemiş Allah-u Teala. Sadece niyetlerin düzgünlüğü açısından. Rasim Hocanın söylediği şey. Zaten saklamış. Gizli, bilinmiyor. Bütün o gecelerde.
A: Balıkların da nerede olduğunu bilmiyorsun, sürekli geziyorlar.
R: Yani insan bütün seniye çarçur ediyor. Sonra nasıl olsa Kadir Gecesi var diye rahat davranıyorlar.
Y: O tip insanların Kadir Gecesini de değerlendireceğini sanmıyorum.
R: Ama insanların böyle bir algıları da var. Adam Kadir Gecesine kadar teravihe gelmiyor.
A: "Evet herbir harfi otuzbin bâki meyveler veren Kur'an-ı Hakîm, öyle bir nuranî şecere-i tûbâ hükmüne geçiyor ki; milyonlarla o bâki meyveleri, Ramazan-ı Şerif'te mü'minlere kazandırır."
Öyle bir zemine atıyorsun ki, tohumu bir tane tohum binler tohum ağaç çıkabiilr.
R: Bununla ilgili buğdayı örnek veriyor değil mi?
Mn: Ama dönüşü şecere-i tuba. Çok harika bir şey. Kendisine dönüyor. Öyle büyük bir nimet.
A: Burada şecere-i tuba esprisi, baki meyveler olması anlamında. Baki devamlllığı olması manasında. Normalde, bir söz geçip gidiyor. Fakat belli anları çok önemli. Babamla geçirdiğim bazı anlar var, sadece kelimeleri değil her halini anımsıyorum.
"İşte gel, bu kudsî, ebedî, kârlı ticarete bak, seyret ve düşün ki: Bu hurufatın kıymetini takdir etmeyenler ne derece hadsiz bir hasarette olduğunu anla!"
Bir kelime ama çok kıymetli bir kelime.
R: Cenabı Haktan geldiği şekliyle lafızları öyle. Mealini okusak, belki aynı olmayabilir.
Mn: Harf cihetiyle mahluk. Ama mana cihetiyle kadim.
A: "İşte Ramazan-ı Şerif âdeta bir âhiret ticareti için gayet kârlı bir meşher, bir pazardır. Ve uhrevî hasılât için, gayet münbit bir zemindir. Ve neşvünema-i a'mal için, bahardaki mâh-i Nisandır."
Nisan yağmurlarının özel bir hikmetinin olduğunu da söylüyorlar. Çölden kalkan tozlar, yüksek miktarda demir kaldırıyormuş. Yağmur bulutları o demiri toprağa taşıyormuş. O yağmuru almış tarlalar çok bereketli olurmuş.
R: Ama bakınca insanlar diyor ki, çamur yağdı.
A: Bir de humuslu toprak. Tohum atınca, gür çıkıyor. Karadenizde şaşırdım. Sahilde hiç ağaç yoktu, 3 sene içerisinde 4-5 metre yükselmiş. Toprak çok münbit. Acayip bir şey. Normal ağaç burada 10 yılda zor yetişiyor.
O: Nisan yağmuruna benzetmesi bu münbit zeminin çabuk gelip geçici olduğuna da bir ikna olabilir mi?
A: Geliyor az duruyor ama çok berektli.
Mn: Demek Nisan yağmuru tam besliyor toprağı.
A: "Saltanat-ı rububiyet-i İlahiyeye karşı ubudiyet-i beşeriyenin resm-i geçit yapmasına en parlak, kudsî bir bayram hükmündedir."
Topluca insanlar Ramazanı yaşıyor. Sanki tüm Türkiye genelinde bir resmi geçit olur ya. Tüm müminler külli bir ubudiyet yapıyorlar. O sesler birleşse, ki birleşiyormuş semada.
A: Görüntü ve ses kaybolmuyor. Yılanlar görüntüyü takip ederek, bir saat öncesindeki görüntüyü takip ederek peşinden gidebiliyor.
"Ve öyle olduğundan, yemek-içmek gibi nefsin gafletle hayvanî hacatına ve malayani ve hevaperestane müştehiyata girmemek için oruçla mükellef olmuş. "
Bütün mahlukat Allahı zikrediyor. öyle bir geçitten mahrum kalmamak için, Allah insanı yemek içmekten alıykoyuyor ki, o haleti ruhiyeyi hissetsin.
"Güya muvakkaten hayvaniyetten çıkıp melekiyet vaziyetine veyahut âhiret ticaretine girdiği için, "
Oruç tuttuğunda Kuranla muhatap olmaya başlıyorsun. Kuranla her muhatap olduğunda Ahiret ticaretine giriyorsun.
"dünyevî hacatını muvakkaten bırakmakla, uhrevî bir adam ve tecessüden tezahür etmiş bir ruh vaziyetine girerek; savmı ile, Samediyete bir nevi âyinedarlık etmektir. "
Öyle bir hale geliyor ki, ruhun hiçbir şeye ihtiyacın yok. Samediyet nedir? Hiçbir şeye muhtaç olmayacak bir halde oluyorsun. Bir de her şeye muhtaç olma yönü de çok ilginç. İhtiyarlar risalesi burayı açıklıyor. Hayat hiçbirşeye muhtaç değildir, ama her şeye hayata muhtaçtır. Bin tane buz var. Buzun varlığı suyun varlığına bağlıdır. Buzun içinden suyu çektiğimiz vakit, hiçbir şey kalmaz. Suyun varlığı da su moleküllerine bağlıdır. Su molekülleri de enerjiye bağlıdır. Her şey kayyumiyete bağlı. Onun gibi ruh olmazsa, hiçbir şey olmaz. İnsanın cesedi de ruhun bir tezahürüdür, görünümüdür. Ruhu çeksen, hiçbir şey kalmaz.
İnsan bir nevi samediyete ayine oluyor.
"Evet Ramazan-ı Şerif; bu fâni dünyada, fâni ömür içinde ve kısa bir hayatta bâki bir ömür ve uzun bir hayat-ı bâkiyeyi tazammun eder, kazandırır."
Bir an yaşamak bile kafidir. Normalde kamera kaydetmiyor. Sizi seyrediyorum. Kaydettiğim zaman ne olur, bir an bile girseniz siz o cdde varsınız artık. Bir an bile Allahla irtiba öyle.
Bir de şöyle bir mesele var. Buz buz kaldığı müddetçe, ömrü nedir, güneş geldiğinde eriyene kadardır. Ama su olarak eridği zaman, okyanusla birlikte olacak. Okyanus kadar genişleyecek. Onun gibi insan cemaat sırrıyla, kendini bir cemaate ait kılarak, Ümmeti Muhammede ait kılarak, ne yapıyor? Vücudumuzdaki bir hücre bizim ruhumuzla irtibatı yoluyla, ben oluyor. Ben de Alemi İslamın bedeninde bir hücre gibi olsam. O ruhla irtibat içinde olacağım. Benim ömrüm 60 yılken, müminlerin ömrü Kainatın başından beri vardır. Sonsuz bir hayatı kazanmış olabiliyorum.
"Evet birtek Ramazan, seksen sene bir ömür semeratını kazandırabilir. Leyle-i Kadir ise, nass-ı Kur'an ile bin aydan daha hayırlı olduğu bu sırra bir hüccet-i katıadır. Evet nasılki bir padişah, müddet-i saltanatında belki her senede, ya cülûs-u hümayûn namıyla veyahut başka bir şaşaalı cilve-i saltanatına mazhar bazı günleri bayram yapar. Raiyetini, o günde umumî kanunlar dairesinde değil; belki hususî ihsanatına ve perdesiz huzuruna ve has iltifatına ve fevkalâde icraatına ve doğrudan doğruya lâyık ve sadık milletini, has teveccühüne mazhar eder. Öyle de: Ezel ve Ebed Sultanı olan onsekiz bin âlemin Padişah-ı Zülcelal'i; o onsekiz bin âleme bakan, teveccüh eden ferman-ı âlîşanı olan Kur'an-ı Hakîm'i Ramazan-ı Şerifte inzal eylemiş."
18 bin alemin hakikati insanın içinde. İnsanın bütün alemlerle irtibatı var. Muhabbet ve hayal birer alemdir. İnsanda muhabbet ve hayal olmasıyla, onlarla irtibatı var. Alemi misal nedir? Kabir alemidir. Ama insanın dünyasında da rüya vasıtasıyla, alemi misal onun içinde vardır. Allah herkesi düşünür. Cemal ve Celalin birlikteliği çok ilginç bir nokta. Adam dedi ki, bu köyü olduğuu gibi doyurun. Bütün her bir fert tek tek düşünülerek dağıtılmış. Herkese kendi paketi gidiyor.
"Elbette o Ramazan, mahsus bir bayram-ı İlahî ve bir meşher-i Rabbanî ve bir meclis-i ruhanî hükmüne geçmek, mukteza-yı hikmettir. Madem Ramazan o bayramdır; elbette bir derece, süflî ve hayvanî meşagılden insanları çekmek için oruca emredilecek. Ve o orucun ekmeli ise: Mide gibi bütün duyguları; gözü, kulağı, kalbi, hayali, fikri gibi cihazat-ı insaniyeye dahi bir nevi oruç tutturmaktır. "
Oruçla mide terbiye dilince diğer cihazlar da terbiye edilebiliyor.
"Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir."
İnsan mide sürekli kendisiyle meşgul ede ede, nefis kalp ve aklı dinlemez. İşte nefsi terbiye etmenin yolu, helali dahi terk etmek suretiyle söz dinlemeye alıştırmaktır.
Ct: Yine olmuyorsa?
Md: Bu genççe bir soru. Allah bütün dualara cevap veriyordur. Bırakmayacaksın. Olmuyor zanneder, Allah'ın rahmetinden ümidini keser. Halbuki öğrenmediğin dediğin şeyler, altyapıyı oluşturur. O yüzden olur.
Tüm nefisler insan nefsidir. Üç aşağı beş yukarı. Herkes aynı şeyleri hisseder.
A: Güzel düşünürsen, Allah güzel verir.
Md: Ben bazen derdim, bugün hayalen sohbet ettim kendimle. Derdim ki, Allah hilim versin derler. Yumuşaklık yani. Bende bir sirke gibi hiddetli hal vardı. Hilim ne güzel bir şeydir derdim. Fakat yıllar önceden yapılan o yapılan arzuları Allah yıllar sonra veriyor.
Belki orucun 30 gün üstüste olmasının hikmeti de böyle. Üstüste olunca, duanın şiddeti de çok yüksek olur.
Mn: Sünnet olan oruçların 3 gün olmasınyla alakalı yapılan çalışmalardan bahsetsek, son derece önemlidir. Nefisle alakalı mesellerde oruç ilaçtır.
A: "Yani: Muharremattan, malayaniyattan çekmek ve her birisine mahsus ubudiyete sevketmektir. "
Çok ilginç bir şey söyleyeyim. Bizim çocuk biraz huysuzdu. Ramazanda çok değişti. Evde sürekli Kuran okunuyor. O ortamda çok yumuşadı.
Bütün duyguları Allah yolunda oruç tutturursak, o göz baktığı şeyen lezzet almaya başlıyor, o dil Kuran okumaktan müthiş lezzet almaya başlıyor. Ne kadar haramdan uzak durursak, meşru olan lezzetten o kadar lezzet alırız. Mesela insanlar ifrat tarzında sürekli atıştırıyor. Akşam yemek yediğinde, lezzet alamıyorsun. Bütün diğer cihazlar da öyle.
Özellikle gençlerdeki gayri meşru enerji tasarrufu, evlendiği zaman tam tersine döner. Cenabı Hakkın adaletinin tecellisidir.
"Meselâ: Dilini yalandan, gıybetten ve galiz tabirlerden ayırmakla ona oruç tutturmak. Ve o lisanı, tilavet-i Kur'an ve zikir ve tesbih ve salavat ve istiğfar gibi şeylerle meşgul etmek... Meselâ: Gözünü nâmahreme bakmaktan ve kulağını fena şeyleri işitmekten men'edip, gözünü ibrete ve kulağını hak söz ve Kur'an dinlemeğe sarfetmek gibi sair cihazata da bir nevi oruç tutturmaktır. Zâten mide en büyük bir fabrika olduğu için, oruç ile ona ta'til-i eşgal ettirilse, başka küçük tezgâhlar kolayca ona ittiba ettirilebilir."
Demek ki düğüm midede. Oruçla mide açılacak, ruh dışarı çıkacak. Serbest halde ubudiyetini edecek.
...
Bu dünyada bir lira koyuyorsun, çok kıymetsiz bir şey, ama Ahirette o 1 Lira ne kadar kıymetli hale geliyor.
R: Normal ibadetinle alabildiğinin karşılıkla, ramazanda aynı ibadetle alabildiğin karşılık çok farklı.
H: Şimdi bir arazi alsan, %20 ile kazanıyorsun, ama o zamanda alsan, çok yüksek bir değer kazanıyorsun.
Mn: Peki neden öyle?
A: Ramazanın sadece bir ay olmadığını konuştuk ya. Ramazanın haleti ruhiye olarak terakkisi olduğunu söyledik. İhtiyaç anında insana nasıl lezzetli geliyor.

9. Nükte:

12 Eylül 2008 Cuma

Yirmidozuncu Mektup 2. Kısım 6. Nükte

(...)
A: Okuduğumuz Kuranın hakikati ne zaman iniyor? Ramazandaki haleti ruhiyeyi kazanmakla. Ramazan sadece o aya mahsus bir şey değil. Kuranla muhatap olma halinin sembolik bir ifadesi. O yüzden Kadir Gecesi yılın her günü olabilir.
O: Niye Ramazanda arayın diyor o zaman?
A: Özellikle Ramazanda arayın. Ramazan o haleti yakalamaya en uygun zaman dilimi olduğu için.
Y: Kadir geceni kendin oluşturacaksın yani.
x: Kadir Gecesi insanların bağışlanması için bir vesile.
A: Fakat biri Ramazanı kaçırdı diye, şeyi kaçırdı olmuyor.
Dün geceki Kadiri yakalamak diye bir ifadesi vardır Üstadın. Öyle bir merhaleye varırsın ki, dün geceki kadirle yarınki Bayramı aynı anda yaşarsın. Demek ki zamanın üstüne çıkıyorsun. Manevi bir haleti anlatıyor.
"Kur'an-ı Hakîm, madem Şehr-i Ramazan'da nüzul etmiş; o Kur'anın zaman-ı nüzulünü istihzar ile o semavî hitabı hüsn-ü istikbal etmek için Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd"
Bu ramazan olmasa bile, nefsin hacatı süfliyesinden kurtulmak gerekiyormuş, ve maleyaniyattan. Yani neticesi boş manasında.
E: Kuran yeni nazil oluyormuş gibi nasıl okunur? Ne fark eder yeni nazil olması? Heyecanı yaşamak mı?
A: Ben kendi dünyamda hissettiğimi söyleyeyim. Bir şeyi görüyorsun, ah işte tam budur diyorsun. Kuran ne zaman tahakkuk eder, diye tartışmışlar. Gazali diyor ki, belli olmaz, bir anda gelir diyor. Vicdani bir şeydir.
E: Burada başka bir şey anlatıyor. Burada bir hayatı ruhiyeye girmemiz gerektiğini söylüyor.
A: Oradakik hakikati anlayabilmek için, o heliti ruhiyeyi yaşamak gerekiyor.
E: Oruç onun en büyük vesilesi. Yemekten içmekten...
A: Anladığımız Kuran değil. Hakikatine tam muhatap değiliz. Bir şey hissediyor, ama tam anlamıyor.
Y: Hz. Osmanda olması lazım. Sahabelerden biri bir yeri okuyor, bayılıyor düşüyor orada.
A: O ayetin nüzulune kendini hazır etmiş.
Y: Kalbine etki yapmış.
A: Hz. Aliye bir soru soruyorlar. Bu soruya yanıt vermek istemiyor. Israr ediyor. Söylüyor. O da bir anda ölüyor. Yeri geldiğinde bir söz böyle etki eder diyor.
Y: Peygamberimizin hadislerinde de görüyorsun. Birine bir şeyi yap, kesin cennete gidersin diyor. O adamın ihtiyacına göre.
O: Kuranı Kerimi internet diye kabul etsek, o her yerde her zaman var. Fakat oradan bir yeri sen indirdiğin vakit, orası sana nüzul etmiş oluyor.
A: Kuran zaman ve mekan üstü. Zaman ve mekan sınırlaması yok. Ancak sen ona irtibat kurduğun anda, o ana Ramazan haleti ruhiyesi deniyor.
O hakikate kendini açmış oluyorsun. O yüzden Ramazanın son 10 gününde itikafta riyazet vardır. Hemen hemen hiçbir şey yemezler. Öyle bir şey ki, yemek içmekten kesilince, insanın duyguları çok inceliyor. İnsanın şehveti azalıyor, hırsı azalıyor. Öfkesi azalıyor. Bütün dünyevi istekler kayboluyor. Kızmak istesen bile kızamıyorsun. Canın bir şey çekmiyor.
Burada çok ilginç, Kuranı üç şekilde dinlemek. Hacda onu çok güzel anlıyorsunuz.
Y: Bir de ihtiyaç olacak. Zihin başka yerlerde olduğu zaman olmuyor.
A: Özellikle Ramazanda dinliyorsun, üzerine tefekkür ediyorsun. Bir anda bi hakikat zihnine geliyor.
"Ramazan-ı Şerifte nefsin hacat-ı süfliyesinden ve malayaniyat hâlattan tecerrüd"
Gözünü haramdan, kulağını gıybetten, boş işlerden uzaklaşacaksın.
"ve ekl ü şürbün terkiyle melekiyet vaziyetine benzemek"
Vahyi melekler taşır, yani onlar vasıtasıyla nüzul eder. Sen de adeta melek gibi, vahyi karşılıyorsun, onu insanlara tercümanlık ediyorsun.
Ah: Resulullahın kalbinin yıkanmasıyla bağlantılı mı?
A: Tabi. Çocukken ve miraçta temizleniyor. Belki daha fazla da olabilir. Fakat bunun için dünyevi isteklerden çekilmek lazım. Bir kalpte hem dünya sevgisi hem Allah sevgisi bulunmaz diyor. Dünya sevgisi azaldıkça, Allah sevgisi artar.
Md: Ehli dünya maddi konularda nasıl hassas oluyorsa, neyin nereden geleceğini hemen anlıyor. Her şey ilgilenmekle ilgili.
A: "ve bir surette o Kur'anı yeni nâzil oluyor gibi okumak ve dinlemek ve ondaki hitabat-ı İlahiyeyi güya geldiği ân-ı nüzulünde dinlemek"
Sanki sen ilk defa muhatap oluyorsun. Bu her zaman mümkün, çünkü zamandan bağımsız.
Burada da 3 merhale var.
"ve o hitabı Resul-i Ekrem (A.S.M.)dan işitiyor gibi dinlemek, "
Yani Resuli Ekreme vahiy geliyor ve sen o anda muhatap oluyorsun. Burada şu da önemli gibi geliyor. Niye bu önemli? Çünkü orada bir olay oluyor. O olaya binaen vahiy geliyor. Senin başına bir şey geliyor. Hemen ona Allah yanıt vererek vahiy geliyor. Burada doğrudan senin bir sualine yanıt oluyor. Şimdi sen burada bir kitabı okuyorsun. Bir ihtiyaca binaen okumadın. Fakat bazen bir sıkıntına yanıt aramak için okuyorsun, birden o yanıtı görüyorsun. Hayatın içinden olunca, Allahın sana muhatap olduğu çok açık. Olay oluyor, Resuli Ekrem doğrudan doğruya cevabı taşıyor.
İkinci merhale:
"belki Hazret-i Cebrail'den, belki Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur."
Cebrail Resulullaha anlatıyor. Sen Cebraille Peygamber arasında oturmuşsun, orada dinliyorsun. Veya Resulullahın yerinde bir manada sen varsın.
"belki Mütekellim-i Ezelî'den dinliyor gibi bir kudsî halete mazhar olur."
Bir hadis var: Kuran okuyan Allahla konuşmuş gibidir. Ramazanda Kuranın hakikatleri çiçek açıyor. Sen bir topraksın. Cemre toprağa düştüğü zaman, çiçekler fışkırmaya başlıyor. Sen de önce kendini hazırlıyorsun. Sonra Kuran senin kalbinde çiçek açıyor.
"Ve kendisi tercümanlık edip başkasına dinlettirmek ve Kur'anın hikmet-i nüzulünü bir derece göstermektir."
Kuranın hikmeti nüzulu ne? Kuran niye inmiştir?
İnsan kendi aklıyla hakikate ulaşamıyor. Kuran bir aracı vasıtasıyla Allah kendini arayana kendisini ulaştırıyor. Sen de adeta meleklerin görevini yapıyorsun. Allahtan gaflet eden insanlara Allahla ilişki kurdurtuyorsun.
x: Hz. İbrahimin Allahı bulması vicdani değil mi?
A: O hadiseyi birilerine öğretmek için kullanmış olabilir. Akıl hiçbir zaman hakikate tek başına olamaz.
O: Bir yaratıcının olduğunu bilir de nasıl bir şey olduğunu bilemez.
A: Peygamber göndermedikçe, hesap sormayız diyor ayette. Çünkü resul olmadan ulaşmak mümkün değil., hakikate.
O: Tek sorumluluk Allahın varlığını bilmek değil midir?
A: Nasıl bir allaha iman ediyorsun?
O: O da Allahın sana tanıttığı kadarıyla. Bizim konuştuğumuz İslam gibi değildir belki. Belki Afrikadaki bir yerli, yaratıcı bir varlığın bulunduğunu anlayabilir. Bundan sorumlu da olabilir diye düşünüyorum.
A: Bu dünyada yaptıklarıyla mesuldür diyor. Azap vermeyeceğiz diyor ayette.
"Evet Ramazan-ı Şerifte güya âlem-i İslâm bir mescid hükmüne geçiyor;"
Şairin bir cemaate bakan veçhesi vr ya. Cemaatle yapılan bir şey, duygu açısından çok daha farklı bir haleti ruhiye kazandırıyor insana. En sıradan bir namaz bile, cemaatle kılındığı zaman, gafleti aşan bir özelliği var. Daha böyle zevk veriyor. Maddi hava nasıl insana etki eder. Manevi hava da insanların ortak bir şeye katılması manasına geliyor, müthiş etkiliyor.
"öyle bir mescid ki, milyonlarla hâfızlar, o mescid-i ekberin kûşelerinde o Kur'anı, o hitab-ı semavîyi Arzlılara işittiriyorlar."
Adeta melekleşiyor onlar. Melekler arzlılara işittiriyor.
"Her Ramazan (ayet) âyetini, nuranî parlak bir tarzda gösteriyor. Ramazan, Kur'an ayı olduğunu isbat ediyor. O cemaat-ı uzmanın sair efradları, bazıları huşu' ile o hâfızları dinlerler. Diğerleri, kendi kendine okurlar."
Çünkü Kuran çok daha fazla okunuyor. En çok hakikatler de o dönemde ortaya çıkıyor. Çünkü o zaman çok Kuran okuyoruz.
"Şöyle bir vaziyetteki bir mescid-i mukaddeste, nefs-i süflînin hevesatına tabi olup, yemek içmek ile o vaziyet-i nuranîden çıkmak ne kadar çirkin ise ve o mesciddeki cemaatın manevî nefretine ne kadar hedef ise; öyle de Ramazan-ı Şerifte ehl-i sıyama muhalefet edenler de, o derece umum o âlem-i İslâmın manevî nefretine ve tahkirine hedeftir."
Kitarnun bir konserinde 1.5 milyon insan çık çıkarmadan dinlemiş. Öyle bir şey düşünün. 1.5 milyar insan çıt çıkarmadan dinliyor. Orada biri çıksa, bağırıp çağırsa, nasıl bütün insanlar ona kızar.

22 Ağustos 2008 Cuma

Mektubat: Birinci Mektup Birinci Sual

"Dört Sualin Muhtasar Cevabıdır
Birinci Sual: Hazret-i Hızır Aleyhisselâm hayatta mıdır? Hayatta ise niçin bazı mühim ülema hayatını kabul etmiyorlar?
Elcevab: Hayattadır, fakat meratib-i hayat beştir. O, ikinci mertebededir. Bu sebebden bazı ülema hayatında şübhe etmişler.
Birinci Tabaka-i Hayat: Bizim hayatımızdır ki, çok kayıdlarla mukayyeddir."
AMÇ: Sıradan insanlar, bir anda birden çok yerde bulunamazlar.
"İkinci Tabaka-i Hayat: Hazret-i Hızır ve İlyas Aleyhimesselâm'ın hayatlarıdır ki, bir derece serbesttir. Yani bir vakitte pek çok yerlerde bulunabilirler. "
AMÇ: Halk arasında denir ya, Hızır gibi yetişti. Çünkü Hızır Aleyhisselam o surette geliyor. Bununla ilgili evliyauullahın çok anekdotu vardır.
"Bizim gibi beşeriyet levazımatıyla daimî mukayyed değillerdir."
AMÇ: Yani bizim ihtiyaçlarımıza onlar sürekli ihtiyaç duymazlar.
"Bazan istedikleri vakit bizim gibi yerler, içerler; fakat bizim gibi mecbur değillerdir."
AMÇ: Biz yemeyip içmeyip 40 güne kadar, hatta belki ancak 10 güne kadar dayanabiilirz.
"Tevatür derecesinde ehl-i şuhud ve keşif olan evliyanın, Hazret-i Hızır ile maceraları, bu tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder."
AMÇ: Evliyaullahın Hızır ve İlyas Aleyihmesselam ile ilgili anlattıkları ve yaşadıkları kıssalar, hem birkaç yerde bulunabilmesine hem de diğer kayıtlara yönelik konuları teyit eder.
"Hattâ makamat-ı velayette bir makam vardır ki, "Makam-ı Hızır" tabir edilir. O makama gelen bir veli, Hızır'dan ders alır ve Hızır ile görüşür. Fakat bazan o makam sahibi yanlış olarak, ayn-ı Hızır telakki olunur."
AMÇ: Yani bizim Hızır gibi yetiştin dediğimiz aslında Hızır Aleyhisselamın talebeleri olan evliya da olabilir.
AT: Burada Hz. Hızır'ın hayat tabakasını keşfeden sadece evliya mı?
H: Çok hadis vardır. Bununla ilgili hadisler bulunabilir. Tevatür derecesinde, yani veli ben gördüm diyor. Hiç yalana girmemiş bir kişi bunu söylüyor. Hızır AS'nin olması, bizim dinimizce bir şeyi yok, tarihin bir kesitinde yaşamış, sonra Cenab-ı Hak onu öldürmemiş, hala da yaşıyor. Bunu niye anlattım? Biz zannediyoruz ki, elinin uzandığı yere uzanan, veya sınırlı bir mahlukuymuşuz gibi görünüyor. Ondan başka bir hayat yokmuş gibi düşündürüyor. Burası insanın ufkunu genişletiyor. Hızır AS insanın sınırlarının ne kadar genişleyebileceğini, gösterebiliyor. Hatta Hz. Muhammed'in bütün sınırları aşarak Kab-ı Kavseyne gitmesi, de bunu gösteriyor.
Bunlar akidelerimize bir zarar vermez, ancak dindarlaştıkça daha iyi anlayabiliriz. Materyalist olsan da bazı şeylere inanabilirler. Fakat yine de tam inanamaz.
Yf: Akıl göze inmiş, ben böyle bir şeyg örmedim diyor.
H: Bu da şuna işaret ediyor. Bunlarla velayet mertebesine ulaşmış insanlar görüşebiliyor. Demek ki, bazı insanlar teknolojide bir yere kadar gidebilmek için, bu dine inanmak bu dine bağlı olmak, dindarlaşmak ve inanmak gerekiyor. Ki teknoloji daha ileri gidebilsin. Bir insanın bir çok yerde bulunması, bu teknolojik açıdan mükemmel bir şey.
Her şeyin bir izahı vardır Kuranda. Bu adam manevi olarak çok yükselmiş de o yüzden öyle yapmış edğil. Süleyman As. ilmin sınırını gösterir. Oraya ilim olarak gelebiliriz demektir. Veya İsa As. ölüleri diriltmiş, biz de bunu yapabiliriz. Fakat bazı ilimler vardır, itikat olmadan olmuyor. Yani Allah'a inanmak gerekir. Bazı ilimleri Allah sadece müminlere vermiş diye üstad, mucizat-ı Kuran bahsinde söylüyor.
"Üçüncü Tabaka-i Hayat: Hazret-i İdris ve İsa Aleyhimesselâm'ın tabaka-i hayatlarıdır ki, beşeriyet levazımatından tecerrüd ile, melek hayatı gibi bir hayata girerek nuranî bir letafet kesbeder. Âdeta beden-i misalî letafetinde ve cesed-i necmî nuraniyetinde olan cism-i dünyevîleriyle semavatta bulunurlar."
AMÇ: 2. sinden farklı yönü, yine insaniyetin sınırlarından tecerrüt ediyor. Lakin farkı, semavatta bulunması. Hz. Hızır gibi dünyada farklı yerlerde bulunmak değil. Ve yine insanların ihtiyaçlarından soyutlanmış.
"Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki:"
Bu tabaka-i hayatın sırrını bildik mi, bu hadisin anlamını da daha iyi anlarız.
"Âhirzamanda Hazret-i İsa Aleyhisselâm gelecek, Şeriat-ı Muhammediye (A.S.M.) ile amel edecek mealindeki hadîsin sırrı şudur ki: Âhirzamanda felsefe-i tabiiyenin verdiği cereyan-ı küfrîye ve inkâr-ı uluhiyete karşı İsevîlik dini tasaffi ederek ve hurafattan tecerrüd edip İslâmiyete inkılab edeceği bir sırada, nasılki İsevîlik şahs-ı manevîsi, vahy-i semavî kılıncıyla o müdhiş dinsizliğin şahs-ı manevîsini öldürür;"
içindeki hurafelerden ve batıl inanç biçimlerinden sıyrılıp,...
Hristiyanlığın örgütsel veya tüzel bir kişiliği var.
Eski kitaplarda varmış. Tam aklıma gelmedi ismi. "Kara Davut". Orada mehdi gelecek, 34 metre olacak, deccali yaklalyacak, onu doğrayacak diye anlatıyor. İİnsanlar onu gerçekten fiziksel bir olgu olarak inanıyordu. Çünkü insan zahirperest. Böyle şeylere inanmak konusunda daha meyyal. Buradan anlıyoruz ki, bu tür mevzularş, şahsı manevilerin bir çatışması.
Bir derste demişlerdi ki, Mehdinin kılıcını beklemeye gerek yok ki, Kuran elmas bir kılıçtır. O kılıç neyi kesiyor? Kafalardaki dinsizlik fikrini kesiyor. Yine böyle, Mehdi AS. gelecek, herkes onun fiziksel görünüşüyle etkilenecek değil. Hristiyanlık tasaffi edecek. İslam'a katılacak. O şekilde dinsizlik şahsı manevisi yenilecek.
"öyle de Hazret-i İsa Aleyhisselâm, İsevîlik şahs-ı manevîsini temsil ederek, dinsizliğin şahs-ı manevîsini temsil eden Deccal'ı öldürür.. yani inkâr-ı uluhiyet fikrini öldürecek."
H: Tabi insanoğlu kaliviyet deyince, iki kişinin dövüşüp birisinin yenmesini ister. Burada Cenab-ı Hak insanın bu ihtiyacını da tatmin edecek bir şeyi var. Filmde iki komutan kılıç kılıca çarpışır. Komutan yeninece, zaten ordu da kazanmış gibi oluyor. Burası da öyle. Bu dünya sinemasının son sahnesinde, Hz. İsa AS. küfrü temsil eden deccalı, bir şekilde yenecek mağlup edecek, bunu insanlar da görecek gibi bir şey var.
AMÇ: Kuranın yöntemi, temsil yöntemini kullanmış. Çünkü avam için, temsil anlamayı kolaylaştıran bir unsur olduğundan, belki dediğiniz gibi, Peygamberimiz ve Rabbimiz de bu tür şeyleri anlatırken, anlayabileceğimiz şeyleri kullanıyor ki, hakikatı daha kolay anlayabilelim.
"Dördüncü Tabaka-i Hayat: Şüheda hayatıdır. "
Biz fiziksel olarak ölü olmakla, manevi olarak diri olmayı, bu tabaka-i hayatlarla anlayabiliyoruz. mesela miraç meselsinde de aynı izah yapılıyor. Miraç meselesi, Allah'a iman etmemiş kişilere anlatılmaz. Çünkü adamın bir yaratıcının varlığıyla ilgili öyle şüpheleri var ki, o yaratıcıyla görüşen bir peygambei anlaması çok güç. İman sahibi birisi için, bilhassa, tevatür dediğimiz, peygamberlerin ve Allah dostu kişilerin anlattıklarını hiç şüphe etmeksizin inananlar için bunlar kolay anlaşılabilir şeylerdir.
"Nass-ı Kur'anla şühedanın, ehl-i kuburun fevkinde bir tabaka-i hayatları vardır. Evet şüheda, hayat-ı dünyevîlerini tarîk-ı hakta feda ettikleri için, "
Burada aslında şühedanın tanımı da çok özet bir şekilde verilmiş. Bizde şehit enflasyonu var. Şehpit olabilmenin tek bir yolu var. Hatta klasik bir savaşta ölebilmek bile şehitlik mertebesi kazandırmıyor. Savaş vardır da, ganimet paylaşımı için savaştır. Bir nur talebesi, hizmete gidiyor. Trafik kazası geçirdi. O şehittir. Çünkü o adam hizmet için yola çıkmış. Gönlünde o var. O manada genişleyebilir. Fakat özel manasında öyle her yerde kullanılabilecek bir kavram değil.
"Cenab-ı Hak kemal-i kereminden onlara hayat-ı dünyeviyeye benzer, fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. "
Onlar kendilerinin yaşadıklarını zannederlermiş. Fakat onlarla aynı ortamda olmadıklarını Allah onlara hissettirmezmiş. Çok özel bir ikramla, Allah onlara öldüklerini hissettirmeme, ama yaşam koşullarına da ihtiyaç bırakmayan bir hayat ihsan ediyor.
"fakat kedersiz, zahmetsiz bir hayatı Âlem-i Berzahta onlara ihsan eder. "
Burada alem-i berzahın kedersiz yönünü de üstad anlatıyor. Kabirde bazı azaplar, ve sıkıntılar olabiliyor. Bazı günahlar kabirde çok şiddetli azaplandırlııyor. O yüzden sadece cehennem azabını düşünerek değil, kabirde de yaşayabileceklerimizi düşünmekte fayda var.
At: Mahkeme olmadan da adamı nezarete alabiliyorlar.
H. şuna benziyor. Dünyada bir sürü tohumlar ekiyorsun. Kabirde o tohumların mahsulunü yaşıyorsun. Mahsul çok kötüyse, o sana azap veriyor.
Yf: Ölmeden de adam azap çekiyor.
AMÇ: Vicdanı rahatsız ediyor.
Yf: Adam sıkıntılı, ızdırap içinde.
O: Dünyada da suç işleyen bir adam, kaçıyorsa, yaklanma ızdırabı sonra, dava sürerken alacağı cezayı bildiği için, onun manevi azabı
AMÇ: İdam mahkumunun süresi ne kadar uzunsa, o kadar azap çekiyor. Ne kadar çabuk olursa, o kadar iyiymiş. Zaten uygulama da öyleymiş galiba.
O: Berzah, geçit anlamı taşır. Yani oraya insan girer, bir darlık hisseder. Ama orayı geçtikten sonra çok güzel rahat bir yere çıkabilirsiniz.
H: Bir anlamı da, iki şey arasındaki perde, sınır anlamında.
"Onlar kedilerini..."
AMÇ: Üçüncüye benziyor ama farkı şu, dünyada ama Berzahta. Dünyayla berzah arasında gidip gelme hakkı olanlara şehit deniyor ve geçtiklerinde de elem olmuyor.
"Onlar kendilerini ölmüş bilmiyorlar.. yalnız kendilerinin daha iyi bir âleme gittiklerini biliyorlar.. kemal-i saadetle mütelezziz oluyorlar.. ölümdeki firak acılığını hissetmiyorlar. "
AMÇ: En büyük ikramlardan biri de o. Ölmümdeki ayrılık acısını hissetmemek. Ölüm Allah'ın emri, ayrılık olmasaydı diyor şair. Ayrılığın ölümden daha büyük bir acı olduğunu söylüyor.
O: Biz öleceğimizi biliyoruz ya o bana bir acı veriyor. O zaman şehitte ölüm tasavvuru yok.
H: Hayatını Allah için verdiği için, Cenab-ı Hak o elemi bir daha çektirmiyor.
AMÇ: O tasavvurat alınmış oluyor. Cenab-ı Hak onun hayatında ölüm düşüncesini artık barındırmıyor.
Y: Sinirleri alınmış adam gibi.
"Ehl-i kuburun çendan ruhları bâkidir, fakat kendilerini ölmüş biliyorlar. Berzahta aldıkları lezzet ve saadet, şühedanın lezzetine yetişmez."
AMÇ: O yüzden şehadet mertebesine yetişmek için, müslüman toplumlar her zaman büyük bir şevkle yanmış tutuşmuylar. O yüzden 5 oğlunun şehit olmasını gören bir ana, 6.yı da cepheye gönderebilmiş.
Y: Şimdi şöyle algılanmasın, tüh ya keşke şimdi savaş olsa da gitsek. Şehit şahit olan insan. Allah rızası için bir çaba içinde bulunan insan da normal bir ölümle de ölse, şahitlik etmiş oluyor. İlla bir kurşuhn yarasıyla ölmek şart değil.
AMÇ: Doğru, onu duyup da Çeçenistana gidenler olmuş.
YK: Ama bir fark da olması lazım.
Y: Tersine ilimhle hizmet etmek daha zor.
Zaten ben oralara gidenlerin bazılarını biliyorum, bir kısmı çok sorunlu. O onlar için bir kurtuluş olarak görünüyor.
O: Hadiste diyor ya, alimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha değerli diyor. Sahabe döneminde, savaştan dönüyorlar. Resulullah diyor ki, küçük cihattan döndük, şimdi büyüğüne giriyoruz. Nefis mücadelesi zordur, sefahatle mücadele etmek, cephedeki savaştan çok daha zor ki, Allah resulu öyle bir şey söylemiş.
"Nasılki iki adam bir rü'yada Cennet gibi bir güzel saraya girerler. Birisi rü'yada olduğunu bilir. Aldığı keyf ve lezzet pek noksandır. "Ben uyansam şu lezzet kaçacak" diye düşünür. "
AMÇ: Hatta bazen gözlemleriz, çok mutlu rüyalarda, adama baksan, yüz mimiklerinde çok büyük bir hoşnutluk işaretlerini gözlemlersiniz. Gülümser, mutluluk izleri olur. İşte o rüyasının ne kadar lezzetli olduğunu gösteren bir şey.
"Diğeri rü'yada olduğunu bilmiyor. Hakikî lezzet ile hakikî saadete mazhar olur.
İşte Âlem-i Berzahtaki emvat ve şühedanın hayat-ı berzahiyeden istifadeleri, öyle farklıdır."
AMÇ: Biz rüyada olduğumuzu biliyoruz. Normal ölürsek. Fakat şehitler rüyada olduğunu bilmiyorlar.
Y: Uykuyla uyanıklık arasında bir hal vardır ya, yakaza gibi.
"Hadsiz vakıatla ve rivayatla şühedanın bu tarz-ı hayata mazhariyetleri ve kendilerini sağ bildikleri sabit ve kat'îdir. "
AMÇ: Bu yine Allah dostlarının bize bildirdikleri, sabit olduğunu bildiğimiz bir şey.
"Hattâ Seyyid-üş şüheda olan Hazret-i Hamza Radıyallahü Anh, mükerrer vakıatla kendine iltica eden adamları muhafaza etmesi ve dünyevî işlerini görmesi ve gördürmesi gibi çok vakıatla, bu tabaka-i hayat tenvir ve isbat edilmiş. Hattâ -ben kendim- Ubeyd isminde bir yeğenim ve talebem vardı.""
AMÇ: Ondan yüzyıllar sonra bir savaşta ondan imdat isteyen adamlar fark etmişler ki, Hz. Hamzanın onlara yardım ettiğini gözlemlemişler.
"Benim yanımda ve benim yerime şehid olduktan sonra, üç aylık mesafede esarette bulunduğum zaman, mahall-i defnini bilmediğim halde, bence bir rü'ya-yı sadıkada, taht-el Arz bir menzil suretindeki kabrine girmişim. Onu şüheda tabaka-i hayatında gördüm. O, beni ölmüş biliyormuş. Benim için çok ağladığını söyledi. Kendisini hayatta biliyor; fakat Rus'un istilasından çekindiği için, yer altında kendine güzel bir menzil yapmış. "
AMÇ: Eski Roma döneminde Hristiyanlık döneminde çok organize şehir ler yapmışlar. Demek bu talebeye de böyle bir hal verilmiş.
"İşte bu cüz'î rü'ya, bazı şerait ve emaratla, geçen hakikata, bana şuhud derecesinde bir kanaat vermiştir."
O: Burada bir ipucu var. Hz. Hamza için diyor ki, kenisine sığınan adamlara yardım etmesi.
H: Yetiş Hızır diyoruz,
O: Darda kaldığımızda aklımıza gelirse.
Y: Allah daraltır da bunaltmaz demişler ya. Daraldığın anda o yardımı hisseden çok insanlar var.
AMÇ: Hz. Gavs için kayıpların bulunması konusunda ben kendim bile çok yaşadım. Gavsı Azama dua ederek çok defa kayıplarımı bulmuşumdur. Bu hep söylenir de, biz yine de tam uygulamzdık. Ben kendim de maşühede ettim.
"Beşinci Tabaka-i Hayat: Ehl-i kuburun hayat-ı ruhanîleridir. Evet mevt; tebdil-i mekândır, "
AMÇ: Dünyadan berzaha geçmek. Ve oradan ahiret hayatına geçmek.
"ıtlak-ı ruhtur, "
Yani beden hapsinden çıkmasıdır.
"vazifeden terhistir. "
AMÇ: Şu cümle bile, bir psikolog sadece bunu kullansa, birçok derdin arkasında ölümler yüzleşememek, hayatın en önemli gerçeğiyle yüzleşememenin getirdiği sıkıntıları aşamamak var. Şunu işleyecek olsalar, çok daha iyi iş yapacaklardır. Bir işten bile çıktığımızda oh bed diyoruz. Neden bir işi bitirmiş olmaktan dolayı. Bu dünya hayatının vazifesiden terhis olmanın huzuruyla ayrılmak, büyük bir rahatlık olsa gerek.
"İ'dam ve adem ve fena değildir. Hadsiz vakıatla ervah-ı evliyanın temessülleri ve ehl-i keşfe tezahürleri ve "
yani görünmeleri. Üstad hazretleri de manevi alemlerde, Hz. Ali'den ders aldığını, hatta buna benzer çok vakıa da vardır. Rüyada veya yakaza aleminde de olabilir. Veya Allah dostu kişilerin, alemi misalde olabildikleri gibi. O evliyalar gelip görünüyorlar. Ders veriyolar, veya çeşitli şekillerde zuhur edebiliyorlar.
"sair ehl-i kuburun yakazaten ve menamen bizlerle münasebetleri ve vakıa mutabık olarak bizlere ihbaratları gibi çok delail, o tabaka-i hayatı tenvir ve isbat eder. "
Bir yakınımız öldüğünde ilk zamanlar, çok sık rüyamıza girer. Ben anneannemi çok geç görmüştüm. Herkes beni ayıplardı. O nedir? Ehl-i kuburun hayatta olduğuna bir delalet. Onlar başka bir alemde hayatlarına devam ediyorlar.
"Zâten beka-i ruha dair "Yirmidokuzuncu Söz" bu tabaka-i hayatı delail-i kat'iyye ile isbat etmiştir."
H: Bu hayat tabakası, biraz yaşamımıza aktarmamız lazım. Sebep sonuç ilişkilerinde çok boğuluyoruz. Bunu ben, biraz da, o yüzden insanlar ne kadar bu tür şeylere inanıyorsa da, gerçek hayatta bunu şey yampmıyorlar. İnançlar var, ama neticede bizim dünyamızda bizden hariç, eskiye ait bir sürü ruhlar olduğu gibi, Cenabı Hakkın yaratmış olduğu diğer melekler, ciler var. Biz bunlarla beraberiz. Bizim bir ölüye dua etmemiz, boş değil. Ölen bir insanın arkasından dua etmek. Onların ruhları yaşıyor. Bizim dualarımızdan memnun oluyorlar. Peygamber Efendimize salavat getirmemiz lazım. Bu bizim aramızdaki manevi bağları da güçlendirir.
Bilimsel bir deney yapmışlar. Bir adamın bilişsel olarak ölçülerek izole bir odaya konulmuş. Uzaktaki bir adam onu anıyor. Anma anında, öbür adamın bilişsel dalgalarında değişiklik olmuş. Dua, insanları iyi bir şekilde anmak, gıybetin kötülüğü, bunlar önemli şeyler.
Y: Biz hayatı düz algılıyoruz ya. Belki ehli kubur da bize dua ediyordur.
H: Şöyle söyleyeyim, esas meyve şu anki hayatta vardır. Kabirdeki insanlara bizden bir şey beklerler. Bizim onlara ettiğimiz Allah razı olsun şöyle bir dostumuz vardı, demek bile, onun kabirinde bir nur demektir. Ve ayrıca, hayatımızda, gördüğümüz insanların, şu görüntülerin de, Hzır veya İlyas gibi bir yardımcı olabileceğini de düşünelim. Bu bizey yardım edenin, hakikatte Allah olduğunu, kulların vesile olduğunu da hatırlatır bize. O zaman Allah'tan başka kimseden yardım beklemeyiz. Bizim hakiki yardımcımız dostumuz Allah'tır. Her ne kötü duruma düşersek, Allah bize yardım gönderebilir.
Çok mekanik bir heyatımız yok.
O: Şehadet alemindeki insan. Hayat tabakalarının hepsiyle alakalı. Mekanik bir hayatımız yok derken bunu söylüyorsunuz. Çok farklı hayat alemleriyle ilişki içindeyiz. Belki o pozisyona gelebillsek, o tabakayla da görüştürecek. İnsan sadece şu yaşadığı alemle kayıtlı değil. Tüm alem tabakalarıyla, içiçe bir ilişki yaşıyor.
H: Bunlar Hz. İsanın bu dünyada yaşattığı insanlar. Bizim potansiyelimizde böyle şeyler var. Biz kendimizi bu kadar geniş olabiliriz. Dünya hayatına çok böyle ilgilendiğimiz zaman, dünya hayatından başka bir hayat yokmuş gibi oluyor. Fakat dünya hayatıyla değil de, başka alemlerle ilgi göstersek, biz de bu hayatları görebiliriz, yaşayabiliriz. Bu kadar mekanik değil olay. Biz buradan öğreniyoruz. Bu zamanda, aşırı şekilde maddiyatçılık olduğu için, insanlar eskiden bunlar biraz daha olabilir gibiydi. Şimdi sıfır insanların hayatında.
Y: Her gelenii Hızır bil, ...
AMÇ: Dünyevileşme deren, ...
H: Dünyevileşme ahir zaman fitnesinin sebebi. Kehf suresiyle ilgili bir kıssa var. Onu 10 kez okuyan dünyevileşme fitmesinden kurtulur gibi. Hepsi de bu zamanla alakalı. Mağaradaki insanlar 300 sene yaşamışlar. Ruhani olarak sürekli diriler. Sonra Hızır ve İlyas As. kıssası var. Sanki insanların ufkunun genişletmek amacıyla binsanlara mesaj veriyor o süure.

Kastamonu lahikası s. 104:
"İkinci Mes'ele: Otuzbirinci âyetin işaretinin beyanında, (ayet) bahsinde denilmiş ki: Bu asrın bir hassası şudur ki; hayat-ı dünyeviyeyi, hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:"
AMÇ: İlk başta çok büyük çelişkiylmiş gibi görünüyor. Ahiretteki hayatın o kadar güzel, geniş olması bilgsine haiz iken, şu kısacık hayatı severek tercih eder mi? Hepimizin cevabı, yok canım. Fakat kendi nefsimize bile baksak, göreceğiz de, biz yine gayrından örenk verelim. Sarhoşa sorsan, bu güzel bir şey mi, yok ya. Bataklığa batmışlar, çamuru misk-i amber zannediyorlar. Bir adam yalpalıyor. Adamı kendine getirmek için, yumruk mu vurursun. Onu tutup desteklemek lazım. Herkes yanlışının farkında. Ama öyle bir alışkanlık haline gelmiş ki, adam bile bile kafasını taşa vurur mu? İşte ahir zamanda vuruyor.
"hayat-ı bâkiyeye bilerek tercih ettiriyor. "
Adam bir de gidip, elmasları bozdurup, çürük camları almayı bir hayat gayesi edinmiş. Düzenli yapıyor. bunu.
Y: Hayatı algılarken, insana bir kariyer planlaması gösteriyor. 15-65 hayatın var. Gideceğin okullar işler vesaire var. O kadar çok vurgu var ki, oralara yetişemeyen kafadan zaten kaybetmiş hayatı.
O: Problemli sayılıyor.
Y: Bu kadar çok insanların beynine yerleştirilmiş ki, bunu kırmak çok zor. Dolayısyıla hayat elmas mıdır, cam mıdır, hayat buradan ibaret gibi görünüyor.
AMÇ: Din de seremonileri yerine getir ve onları da mümkün olduğunca erteleyerek yerine getir.
"Yani kırılacak bir cam parçasını, bâki elmaslara bildiği halde tercih etmek bir düstur hükmüne geçmiş. Ben bundan çok hayret ediyordum. Bugünlerde ihtar edildi ki:
Nasıl bir uzv-u insanî hastalansa, yaralansa sair a'za vazifelerini kısmen bırakıp onun imdadına koşar; öyle de, hırs-ı hayat ve hıfzı, zevk-i hayat ve aşkı taşıyan ve fıtrat-ı insaniyede dercedilen bir cihaz-ı insaniye"
AMÇ: Öyle bir cihaz var ki, hem zevk var, hem aşk, hem hırs var. Kainatın yaratılış sebebine gidebilecek büyük güç o cihazın içinde.
Ona en geniş manasıyla nefis demek mümkün, nefsi emmare değil ama. Belki üstadın şey dediği de olabilir: akıl, kalp ruh ve sırrı insani diyor. Sırrı insani dediği, onun çerçevesi çok belirgin değil.
"çok esbab ile yaralanmış, "
Amerikan kapitalizmi özellikle, öyle yaygın biçimde hücum ediyor ki. Yahudilerin insan ve goyim anolojisi vardır ya. Gerçek insan yahudulirdir. Goyimler, tam insan değil. Öyle bir ürün çıkarılıyor ki, adam bunu alırsa tam bir insan oluyor. Ama onu almazsan, öl daha iyi.
O: Öyle bir yönlendiriyorlar ki, onu yapamadın mı, bunalıma giriyorsun.
AMÇ: Teknolojide özellikle. Ben çok sıradan bir kullanıcı olarak, iphone çıkmış. Turkcell aradı geçen gün, 7-8 ayda para ödediğim halde, iphone'la ilgili bana bilgi veriyorlar. Bana ne lazım iphone'dan. Ben zaten internete ofisteki bilgisayardan zor giriyorum. Öyle bir anlatıyor ki, ama sanki ben onu aldığımda, sanki kendime bir çip yüklenmiş, donanımım 2 misline çıkacakmış gibi. Bu bir tane örnek. Ben nefsimde yaşadım. Yüzlercesi var.
Veya gençliğin günahla tanıştırılması, özendirilmesi konusunda. Adam orta okula geliyor. Senin kız arkadaşın yok mu? Allah Allah, senin bir doktora gitmende fayda var. Çocuk kaçınılmaz bir şekilde o hale girmek zorunda hissediyor. O kadar çok şey var ki, o latif unsuru yaralayan.
"sair letaifi kendiyle meşgul edip sukut ettirmeye başlamış; vazife-i hakikiyelerini onlara unutturmağa çalışıyor."
O ulvi latifeler de sükut etmeye balamış. Allah hayali niye vermiş? Diğer hayatlar nedir? Ben onlarda, Hz. Hızır AS'le bulşabilir miyim? Onları hayal et. Biz neyi hayal ediyoruz? Şu otelde mi daha iyi tatil olur, öbüründe mi? Biz sufli şeylerle oyalanıyoruz. O zaman ne oluyor? Cep telefonuyla çivi çakmaya başlamışız da farkında değiliz. Çekiç kullanmak lazım.
Bunun gibi, vazife-i hayatı devamlı unutturmaya çalışıyorbu olaylar.
"Hem nasılki bir cazibedar, sefihane ve sarhoşane şaşaalı bir eğlence bulunsa, çocuklar ve serseriler gibi büyük makamlarda bulunan insanlar ve mesture hanımlar dahi o cazibeye kapılıp hakikî vazifelerini ta'til ederek iştirak ediyorlar; "
Aslında durum bu. Şu naada hayatın ortasında cümbüş var zaten. Reinaya gitmeye gerek yok. O ortamın içinde yok mu, mesture hanımlar? Yani o ortama kendini uydurmuş. Hani başk atabirle, başörtülü tesettürsüzler gibi. Veya ciddiyet içerisinde olması gereken insanlar.. Bugün genel müdürle sohbet ediyoruz, adam 3 lafın ikisi küfür. Hiç yakışıklı bir tarz mı? Bir sürü adam var, sana bağlı. Biz sana bağlıyız. Senin doğru hareketlerin bizim ekmeğimizi etkileyecek.
H: Burada şey var: Mesture hanım, hayayı temsil ediyor. Şey de insanın beynini temsil ediyor. Fakat biz bunları dünyanın oyun eğlencesine bağlamışız. Gerçek yaratılış nedeni bu değil. Hani vardır ya, bir kadını cümbüş var diye çağırırlar. İlk başta yok. Sonra Allah'ım günah yazma diyor. Sonra Allah'ım siter yaz, ister yazma idyor. Dünya hayatıyla o kadar ilgilenmiş ki, kudsi duygularımız, artık çok özel şeyler bile çok sıradanlaşmış.
"öyle de, bu asırda hayat-ı insaniye, hususan hayat-ı içtimaiyesi öyle dehşetli fakat cazibeli ve elîm fakat meraklı bir vaziyet almış ki; insanın ulvî latifelerini ve kalb ve aklını, nefs-i emmaresinin arkasına düşürüp pervane gibi o fitne ateşlerine düşürttürüyor.
Evet hayat-ı dünyeviyenin muhafazası için zaruret derecesinde olmak şartıyla, bazı umûr-u uhreviyeye muvakkaten tercih edilmesine ruhsat-ı şer'iye var. "
Şimdi biz bu yanlışlara nerede düşüyoruz? Zaruret mentalitesini yanlış kurduğumuz için. Fıkhen, zaruret şu: Ancak hayat-i tehlikeye zaruret tanınmıştır. Yani ne yapalım, başka türlü araba alınmıyor bu devirde. Adam şunu düşünmüyor: Sana kabirde gelecek, Allah sana ayetleriyle anlatmadı mı? Anlattı. Hacat-ı gayri zaruriyei, hacatı zaruri haline nasıl geçiriyor? Görenek yoluyla. Ahmet almış ben de alırım. Adam konfor için, gerekirse onurunu satar, bu zamanda. Ancak zaruri durumda izin var. Diyelim ki, ölüyorsun açlıktan, domuz yiyebilirsin. Ama ne kadar, ölmeyecek kadar.
"Fakat yalnız bir ihtiyaca binaen, helâkete sebebiyet vermeyen bir zarara göre tercih edilmez, ruhsat yoktur. "
Şimdi faiz, hem büyük günah, hem öyle büyük uyarılar var ki...
H: Ayet var: "Allah ve Resulune savaş açmış."
AMÇ: Şimdi buna bak. Niye böyle bir cüret gösteriyorsun? Niye? Araba alacaksın.
O: Sırf dünyevi işlerle uğraşırken, bizim bariz haram bildiğimiz işlere girmesek bile, Rabbimizi unutturacak kadar çalışmak da caiz değil.
AMÇ: Çok doğru bir tespit.
H: Bir köşe yazısındaydı galiba. Adam baktım diyor kendi dünyama, aslında anlamsız. Şu anda Cenabı Hak öldürse bizi, ahirete götürse, çok önemli saydığımız, şeylere baksan, aslında ne kadar anlamsız bir şeymiş. Ben bunu şurada yaşadım.
"Halbuki bu asır, o damar-ı insanîyi o derece şırınga etmiş ki; küçük bir ihtiyaç ve âdi bir zarar-ı dünyevî yüzünden elmas gibi umûr-u diniyeyi terkeder.
Evet insaniyetin yaşamak damarı ve hıfz-ı hayat cihazı, bu asırda israfat ile ve iktisadsızlık ve kanaatsızlık ve hırs yüzünden bereketin kalkmasıyla "
Demek hıfzı hayat cihazı neden bozulmuş? Bir, israfat var. O kadar gereksiz harcama söz konusu olduğunda, neyi nasıl muhafaza edeceğini bilemiyorsun. Önce vücuda gereksiz şeyleri dolduruyorsun. Sonra sağlıığn bozuldu, tekrar düzeltmek için, harcama yapıyorsun.
O: Bereket kültürü. Bizim geçmişimizde, çok olan bir şey. dinden gelen bir yaptırımı var. Bir de kültürden de lan bir şey. Yalnız öyle misaller geliyor ki, aklıma, burayı okuyunca hayretler içinde kalıyorum. Cemaat içinden insanlar, şöyle idyor: Bize de çok gelmeye başladılar. Paramız yok. Hakikaten bereket anlayışının bizim zihinlerimizden kalktığını gösteriyor.
Y: Misafirlik kültürü de bozulmuş. Ev hanımı strese giriyor, misafir gelecek diye.
O: Eşya olacak evde. Gelen insanda da kanaat yok.
Y: Ramazanda her zaman tencerenin dibinde yemek kalır.
Hakikaten çok ciddi anlamda her şey bozuldu.
H: Çok adam geliyor ne demek? İnsanlar gelsin gitsin de, biz istifade edelim. Burası canlansın. Çok da gelip gidiyorlar. E kardeşim, o zaman ne işin var orada. Bereket şeyi kalmamış. Sebep sonuç ilişkileriyle bitiyor. Zekat verirsem, eksilir diye düşünüyor. Cenabı Hak diyor ki, eksilmez.
Y: Ticaretle uğraşanlar bunu çok iyi bilir. Adam bir yerde iarsa almış. İmarı var. İmarı bir düşürüyorlar, adamın bir anda çok büyük bir zaarrı oluyor.
H: Oradan bir vermiyorsun, Allah öbür taraftan 80 alıyor.
"ve fakr u zaruret-i maişet ziyadeleşmesiyle o derece o damar yaralanmış ve şerait-i hayatın ağırlaşmasıyla o derece zedelenmiş ve mütemadiyen ehl-i dalalet nazar-ı dikkati şu hayata celb ede ede o derece nazar-ı dikkati kendine celbetmiş ki; edna bir hacat-ı hayatiyeyi, büyük bir mes'ele-i diniyeye tercih ettiriyor. Bu acib asrın bu acib hastalığına ve dehşetli marazına karşı Kur'an-ı Mu'ciz-ül Beyan'ın tiryakmisal ilâçlarının naşiri olan Risale-i Nur dayanabilir; ve onun metin, sarsılmaz, sebatkâr, hâlis, sadık, fedakâr şakirdleri mukavemet ederler. Öyle ise, her şeyden evvel onun dairesine girmeli. Sadakatla, tam metanet ve ciddî ihlas ve tam itimad ile ona yapışmak lâzım ki; o acib hastalığın tesirinden kurtulsun.
Sadece risalei Nur dairesinde olmak yetmiyor. Üstat müsftüye bile diyor ki, Risalei Nur okuyun, imanınızı kurtarın. Bu dairenin içine, başka meslek ve meşrepte olsa bile, istifade etmek durumunda.

1 Ağustos 2008 Cuma

Onaltinci Soz

Künfeyekün'ün esprisini anlatacak burada.
1. İtminan-ı nefis. Burada muhatap nefis. Kalbim de demiyo, vicdanım da demiyor.
Kör nefse bir basiret vermek. Nefis görmüyor, nefse basiret verecek. Çok ilginç bir tabir. Nefis, ünyaya odaklandığı için, uhrevi meseleleri anlamıyor.
Nefsi terbiye edecek, sonra hakikati görmeye başlayacak.
" BİRİNCİ ŞUA: Ey nefs-i nâdan! Diyorsun ki: "Ehadiyet-i Zât-ı İlahiye ile külliyet-i ef'ali "
Külliyet ne demek bir çok şey üzerinde tasarruf etmek veya kendini göstermek.
""Ehadiyet-i Zât-ı İlahiye ile külliyet-i ef'ali"
Kendisi var, bir de birçok şeye nüfuz eden bir özelliiği var.
"ve vahdet-i şahsiyesiyle muinsiz umumiyet-i rububiyeti ve ferdaniyeti ile şeriksiz şümul-ü tasarrufatı ve mekândan münezzehiyetiyle her yerde hazır bulunması"
Bunlar sanki birbiriyle çatışıyor gibi görünüyor, anlamak lazım bunları. Neden ehadiyet ile vahidiyet birbirine zıt? Ferdaniyeti ile şeriksiz şümulu tasarrufatı neden zıt? Mekandan münezzeh diyoruz, sonra her yerde hazır diyoruz, nasıl olur? Bunlar nasıl anlaşılır?
"ve nihayetsiz ulviyetiyle herşeye yakın olması "
Hem her şeyden üstün, hem her şeye yakın.
"ve birliği ile her işi bizzât elinde tutması"
"hakaik-i Kur'aniyedendir. Kur'an ise hakîmdir. Hakîm ise, akıl kabul etmeyen şeyleri akla tahmil etmez. "
Hakim, aklın kabul edebileceği hakikatleri nisana yükletir o demek. Her işinin akılla anlaşılabileceği anlamına gelir.
"Akıl ise, zahirî bir münafatı görüyor."
Görünüşte birbirine zıt şeyleri görüyor akıl.
"Aklı teslime sevkedecek bir izah isterim."
C: Nefis niye bunu istiyor da vicdan istemiyor?
A: Nefis kendine ait bir alan bulmak istiyor. Bir küçük alanım bile yok mu demeye getiriyor nefis. Küçük bir yer olsa ne olacak?Bizzat bir damlacık bile insanın tasarrufu olsa, Allah'a ne zarar getirir demeye getiriyor. Bu künfeyekün esprisi, nefis bir an bile, kendine ait alan bulamıyor. Beni ikna et ki diyor, bu böyle midir?
"Elcevab: Madem öyledir, itminan için istersen, biz de Kur'an'ın feyzine istinaden diyoruz"
Tenkit için istersen yanıt bulamazsın, ama tatmin olmak (itminan) için istiyorsan, buna yanıt verilir. Ben her şyeyi bilirim demek doğru değil, densizlik olur. İlah böyle yapmışsa, bunun bir hikmeti vardır diye bir edepli tavır takınacağız. Nedir bunun hikmeti diye sorduğunda, ona yanıt verilir. Bir insan sadece eleştirmek için soruyorsa, ona yanıt verilmez. İnsaflı bir insana, Kurandan açıklama yapıyor. Bahane bulmak isteyen adam mutlaka bahane çıkar.
İman nimeti teslimiyele alakalı. Aczini, fakrını bileceksin, ondan sonra Allah iman nimetini verir. Basireti açılmıyor.
"İsm-i Nur, çok müşkilatımızı halletmiş; inşâallah bunu da halleder. Akla vâzıh, kalbe nuranî olacak temsil yolunu ihtiyar ile İmam-ı Rabbanî (R.A.) gibi deriz: (farsça)"
Akla açıklayacak, kalbi de aydınlatacak bir mana olmalı. Aklın tam anlamayıp, kalbin tam tatmin olsa, rahatlarsın. Bir insana olan muhabbetin, öyle bir anda yardım ediyor ki, bu adamdan bize zarar gelmez diye ona güveniyorsun, akıl ne derse desin. Kalp görecek yani. Basiret o. Hallenecek manasında söylüyorum. Aklın anlamasıyla kalbin anlaması farklıdır.
Temsille meseleyi açıklayınca, insanların zihnine tam yatıyor. Bir örnekleme, gözüne gösterme var.
Rabbaninin sözü ne demek?
"Ben ne geceyim, ne geceye kulluk yaparım. Ben güneşin kölesiyim, ondan size haber getiririm."
Temsil, sadece işaret eder. Hakikatin kendisi değildir.
"Temsil, i'caz-ı Kur'an'ın en parlak bir âyinesi olduğundan, biz dahi bir temsil ile şu sırra bakacağız."
Gece güneşin aynasıdır. Karanlık ışığı gösterir. Biz gece de değiliz, geceperest de değiliz. Sadece güneşi gösteren ayineleriz.
Burası cüz küll ilişkisini anlatıyor:
"Bir tek zât, muhtelif meraya vasıtasıyla külliyet kesbeder. Cüz'î-yi hakikî iken, umumî şuunata mâlik bir küllî hükmüne geçer."
Hakiki bir cüzi iken. Cüzi ne demek? Hiçbir şeyle irtibatı olmayan, her şeyden bağımsız manasında. Mana-yı isimden ibaretken.
Sen nesin? Hiçbir şey yok etrafında. Hiç aynan, hiçbir şey yok etrafında. Sen hiçbir anlamı onlmayan bir şeysin. Etrafına bir aynalar koyduk. Biri senin bir yerini gösteriyor, diğeri seni başka bir açıdan gösteriyor. N eyapıyorsun sen? Tek bir kişiyken, bütün aynalarda farklı şekillerde tezahür ediyorsun. Bütün bunlar kimden kaynaklanıyor? Senden kaynaklanıyor. Dolayısıyla sen her şeyden bağımsız bir anlamsızken, birçok anlamı olan bir konuma geliyorsun. Şunu anlamalıyız: Cüzi olan şey, külli olan şeyle irtibatlıdır, ama küllinin ne bir parçasıdır ne külliden bir parça değil, küllinin bir yansımasından başka bir şey değil. Külliyle aynı mahiyette değil. Cüzi olan külli olandan bağımsızdır. Ama külle cüz olanın ilişkisi. Cüz küllün bir parçasıdır. Tevhide gitmek için en önemli denklemlerden biridir. Şirkten kurtulmanın yolu burada geçiyor. Allah'ı külli anlamında anlamak lazım. Küll manasında anlarsın yanlış olur. Sana söyleyeyim. Sonsuz tane aynı var. Sonsuz görüntü, senin bir parçan eder mi? Etmez, seninle aynı mahiyette edğildir. Allah'ın ilmiyle, senin ilmin arasındaki fark, külli cüzi arasındaki gibidir. Bizim ilmimiz, bize ait bir ilim değildir. Onun yansımasıdır. Gölgesidir. Asıl ile sahte arasında mahiyet farkı vardır, o mahiyet farkı asla aşılamaz. Cüzi olan o farkı asla aşamaz. Cüzi, külliye nispeten yoktur, ama külliye nispeten de vardır. Küllinin var etmesiyle vardır. Kendine ait bir varlığı var mıdır gölgenin? Yoktur. Oradaki cisim varsa, o görüntü vardır.
Tabi aynalar nasıl aynalardır? Şimdi bunu anlatacak. İnsanlardaki problem buradan kaynaklanıyor. Allah'ın karşısında görüyorlar kendilerini. Allah'ın dışı olmaz ki, biz neredeyiz? Allah hem zahirdir, hem batındır. Mahiyet farklılığını anlamak lazım. Mahiyet farklılğı Allah'ı hiç bir zaman kısıtlamaz. Görüntülerin sonsuz olması, senin varlığını azaltır mı? Hayır. Hiçbir kısaltmaya sebep olur mu? Olmaz, çünkü parça edğil. Cüz küll ilişkisi edğil.
Aynanı şekli, görüntüyü etkiler, ama cisme etkisi yoktur. Aynalar ene gibidir. Aynayı da buz gibi düşüneceğiz. Su görüntü gibi düşün, buz aynasında kendini katı bir şey gibi gösterir. Su donmasa, buz diye bir şey var mıdır? Yok. Buzdan suyu çektiğim zaman bir şey kalmaz. Ayna öyle bir ayna ki, gerçek bir varlığı bile yok. Su kendini katı olarak tezahür ettiriyor. Buzun kendine ait bir varlığı yoktur. Ayna da öyle, kendine ait bir varlığı yok. Cisim kendini çektiği anda, bir şey kalmaz. Külli cüziden kendini çektiğinde, geride bir şey kalmaz.
"Meselâ: Şems bir cüz'î-yi müşahhas iken, eşya-yı şeffafe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rûy-i zemini timsalleriyle, akisleriyle dolduruyor."
Her zaman cüzi külli ilişkisini, yaratıcı ile mahluk arasında düşünmemek lazım. Cüzi olan bir şey, külliyet kesbedebilir. Külliyetin anlamı var. Külliyet bir keyfiyettir, bir özelliktir. Mesela her şeyde nizam gözükür. Kainatta nizam külliyen vardır. Nizam her yere yayılmıştır. Külliyet denilen şey ayrı bağımsız bir şey değildir. Mahiyeti meçhuldür, ama yansıması ayinelerde tezahür eder. Cüziyi hakiki iken, bedenden biaret bir varlıkken, eşyayla irtibat kurduğunda, sıfatlar kazanıyorsun. Sen dediğin şeyin ayrı bir ruh oluyor. Mahiyeti belli değil. Şirkte bir şey var, bir de parça varken. Külliyet kesbettiğin anda, müşahhaslıktan yani maddiyattan çıkıyorsun: Görüntün müşahhas oluyor, ama kendin mücerred oluyorsun: Allah da zihnimizde tasavvur edilen bir şeyken, kendi cüziyetinle, yani kendine ait bir varlığın olmamasıyla, Oun da küllileş...(kaçırdım)
C: Burada Allah'ın kendisinden değil, fiillerinin şumulünden bahsediyor.
A: (ara)
Tekrar bir özetleyelim.
Oktay Beyin kendisinin vücudu bir külldür. Bütün azalarının toplamıdır. Birçok parçadan oluşmuş bir şeydir. Göz, saç bir cüzdür. Onun bir parçasıdır. Küll cüz ilişkisi, keyfiyetle alakalı değil, kemiyetle, çoğalmayla sayısal bir ilişkidir. Üstad bir yerde, bir ara basamak söylüyor. Bu çok önemli. İnsan Allah arasındaki ilişkinin, cüz küll ilişkisi değil de cüzi külli ilişkisi olması gerekiyor. Ama bu basamakta, enedeki sıralamada, ene önce kendini bir cüz ibi görüyor. Ben bunu yapıyorsam, Allah da bunu yapıyor. Ama Allah'ın her şeye şamil olduğunu anladı mı, kendi sanatçığını da Allah'a havale ediyor. Kendisi cüzileşiyor. O zaman Allah'ın mahiyeti de bilinebilir bir mahiyetten, her şeyi içeren bir mahiyet kesbediyor. Senin üstünde bir parça değil. Senin bütünün değil. Her şeyi içine alan, ama seninle alakası olmayan bir şey. Buradaki bir madde, kainattan bağımsız olarak düşündüğünüzüde bu bir şey değildir artık. Çünkü tarif edemezsin. Uzundur diyebilmen için, başka bir şeyin olması gerekiyor. Eğri edmek için başka bir düz bir şeyle kıyaslaman gerekiyor. Fakat bunu alırım, etrafımda başka cizsimlerin bulunduğu bir ortamda, bu cüzi bir varlıkken, o her bir aynada kendisini farklı bir şekilde gösterebilir. Bu açıdan bu küllileşir. Yani birçok şeye etkisi olabilen, birçok şeyde kendisini gösteren bir hale gelir. Külliyet kesbetmek demek, sıfat kazanmak demektir. Uzun diyeceksin, değil mi. Uzun bir sıfattır. Külliyet kesbedeceksin. Başka şeylerle alakan olacak. Bunun etrafında aynalar yaptım, sonsuz görüntü oluştu.
Bir tek zat, muhtelif meraya (aynalar) vasıtasıyla külliyet kesbeder. Bir çok aynalar var. Külliyet kesbeder. Cüziyi hakiki iken, tek başına cüzi iken, yani kendisinden başka kendisini tarif edecek bir şey iken. Mesela bir harfin tek başına bir anlamı yok.
Birçok şeyde kendini gösteriyor. Dolayısıyla çok sıfatı ortaya çıkıyor. Mesela aynaya baktığın zaman, farklı aynalarla kıyas yaparak, görüyor işitiyor, biliyor birçok özellik ortaya çıkıyor. Kendisi bir kişiyken, binlerce özelliğe sahip bir yapısı oluyor. İki kişi olması bile bir sıfattır. Bir varlıkken, kendi başına bir anlamı olmaayn bir şeyken, birçok şeyin içinde bir külliyet kesbediyor. Hayat insanın bedenine girdiği zaman, külliyet kesbeder. Hayatla bir fonksiyon bütün hücreleri ilişki içine sokar.
Cüziyi hakiki iken, umumi şuunata malik bir külli hükmüne geçer. Şuunatın anlamı nedir? Esmadan, sıfattan daha ileri bir merhaledir. Mesela sen merhamet ediyorsun. O hep merhamet eder. O senin bir sıfatınken. Mesela ışık vermek ,güneşin şenidir. Işıksız güneş düşünülemez. Sıfat değil artık. Olmazsa olmaz hale gelmiş. Bir tek zatsın. Bir sürü ayna var. Sayı çoğaldı, bu bir şuunattır. Birken, bin görüntün oldu. İki, şekillerin değişik. Farklı şekillerde olman, başka bir şuunat oldu. Renket olman, başka bir şuunat. Birçok şuunata malik bir konuma geliyorsun. O zaman, cüzi iken, külliyet kesbediyorsun.
"Meselâ: Şems bir cüz'î-yi müşahhas iken, eşya-yı şeffafe vasıtasıyla "
cüziyi müşahhas, etrafında aynalar olmasa hiçbir anlamı yok. "eşya-yı şeffafe vasıtasıyla öyle bir küllî hükmüne geçer ki, rûy-i zemini timsalleriyle, akisleriyle dolduruyor"
Rengin dahi güneşin bir yansıması olduğunu, parlak şeylerdeki görüntülerin de güneşin yansıması olduğunu söylüyor, 24. sözde. Demek ki, güneş bir şey iken, birçok şeyde kendini gösteriyor. Külliyet o demek. Onun yansımalarını birçok şeyde görebiliyorsun. Külliyet kesbetmesi için, endisinin manayı ismiden kurtulması lazım. Her şeyin ona işaret eder bir konuma gelmesi gerekiyor.
Güneş külliyet kesbettiği zaman, eşya manayı harfiyle güneşi işaret ediyorlar. Buradaki görüntü bana ait değildir, güneşe aitir diyor.
"Hattâ katarat ve parlak zerrat adedince cilveleri bulunuyor. Güneşin harareti ve ziyası ve ziyanın içinde olan yedi renkli elvan-ı seb'ası, herbirisi mukabilindeki eşyaya muhit, âmm ve şamil oldukları halde"
Her bir şeyde kendini gösteriyor. Isısı, rengi, ışığıyla. Her şey güneşle ortaya çıkıyor. Her şeye renk veriyor. Eşyanın kendisinde renk yoktur. Bu sadece güneşin kırmızı rengini yansıttığı için, sen bunu kırmızı görüyorsun. Cisimler, renksiz. Parlak şeyler içinde ışık barındırdığı için parlıyorlar.
"herbir şeffaf şey dahi güneşin timsaliyle beraber harareti, hem ziyayı, hem elvan-ı seb'ayı göz bebeğinde saklıyor"
Küçük damlacık, güneşin timsalini, ziyasını, hararetini ve yedi rengini saklıyor.
"Ve safi kalbini ona bir taht yapıyor."
Taht ne demek? Yani onun üzerinde muhabbetini kurdu. Hükümran olduğu yer demektir. Mesela su rahmetin arşıdır. Rahmet suyun üzerinde tezahür eder. Hava, hikmetin arşıdır. Yani Allah'ın hükümranlığı altında anlamında.
"Demek Şems, vâhidiyet haysiyetiyle "
Kendini birçok şeyde göstermesi, onun vahidiyetidir. Bir şeyin kendini birçok yerde göstermesi vahidiyettir. Bir özelliğin birçok yerde görünmesi, ehadiyettir. Toprak birçok özelliği içinde barındırıyor. Ehadiyet tecellisidir bu. İnsaniyet vahidiyeti gösterir. Bütün insanlarda ortak olan bir hakikati gösteriyor. Bir insanda da bütün insaniyeti cami özellik olması da ehadiyeti gösteriyor.
C: Güneş hangi cihetle küllileşiyor?
A: Vahidiyet cihetiyle küllileşiyor. Cüziyet aynaların yokluğunda ortaya çıkar. Külliyet başkalarıyla irtibat kurduğunda ortaya çıkar. Su kabarcığını güneşten bağımsız düşündüğünde cüzidir. Eğer kabarcıkla yoksa, güneş cüzidir. Kabarcık da güneşle irtibat olmadığında cüzidir. Bağımsız bir şeyse, ikisi de hiçbir şey göstermez.
"Şems bir cüziyi müşahhas iken" Parlak şeyler onu cüziyetten çıkartıyor.
Güneş kendini birçok aynada gösteriyor mu? Bu vahidiyetidir.
Kesrette birliği gösteriyor.
Şimdi her bir parçacık, güneşin bütün özelliklerini, kendinde cem etmesi, ehadiyetin özelliğidir.
"Şems, vâhidiyet haysiyetiyle ona mukabil umum eşyaya muhit olduğu gibi, ehadiyet cihetiyle herbir şeyde Güneş çok vasıflarıyla beraber bir nevi cilve-i zâtıyla bulunur."
Zatıyit eneyle ortaya çıkar. İlmi görünüyor, fakat zatı yani bir benliği olduğunu da, bize benlik vererek göstermiş.